2.Derece İlim

Süfyan bin Uyeyne ve Ebû Hureyre(ra)den mervîdir ki, Resûlüllah efendimizin(sav) şöyle buyurmuştur: "Muhakkak ki gizli olan şeylerin hey'eti (sureti) gibi bir ilim vardır. Onu ancak Allah'ı bilen âlimler bilir. Bu ilmi söylediğinizde, buna karşı çıkan ancak gafillerdir." Çünki bu ilim aklın üzerindedir. İnsansa bilmediğinin cahilidir.

Ey kardeşim şunu iyi bil ki, ilmin nevileri çoktur. Ancak biz burada dört kısmını zikredeceğiz. Bunlardan birincisi şer'î ilim, ikincisi aklî ilim, üçüncüsü vicdanî ilim, dördüncüsü ise ledünnî ilimdir. Şer'î ilimlere misal, fıkıh, tefsir, ferâiz ve hadis... v.s. gibi ilimlerdir. Aklî ilimler ise, kelam, hendese, felsefe ve astronomi gibi kısımlara ayrılır. Aklî ilimler ise iki kısım üzeredir. Bu ilim ya zarurîdir veya istidlâlîdir. Delile dayanır. Zarurî olan, tefekkür ve delile dayanmayandır. Mesela, insanın açlığa ve susuzluğa olan bilgisi gibi. İstidlalî olan ise, görüşler muvacehesinde delil ve burhanlardan hâsıl olan ilimdir. Vicdanî ilim ise, ahvâle ait bilgilerdir. Ve bu ilme akıl müdâhale edemez. Sadece delil ve burhanlarla bu ilmin idrâki mümkün olmaz. Nitekim, balın tadının, lezzetinin, bunun yanında sarhoşluğun aklî delillerle anlaşılacak bir yanı yoktur. Aşk, şevk, neş'e gibi mefhumlar da "tatmayanın bilemeyeceği" hususlardır. Dördüncü kısım ise, ledünnî ilimdir. Buna ayriyeten ilm-i esrâr'da denir. Onun için bu ilme ledünnî derler. Bu ilim Allah tarafından velî kullarına ilham edilir. Nitekim Kur'an-ı Kerim'de Allah u Teâlâ; "Biz katımızdan ona ilim verdik (öğrettik)" buyurmaktadır. Evliyâullah ilmi Allah'tan alır.

Şeyh hazretleri Fütuhatın 54. babında şöyle buyuruyor: "Beyazıd hazretleri ulemâyı rusûme hitab ederek şöyle dedi: "Ey ulemâ-yı rusûm! Siz ilminizi ölülerden (ölümlü olanlardan) aldınız. Biz ise ilmimizi hayyü lâ yemût olan (ebediyyen diri olan) Allah'tan aldık. O bizim ilmimizi kalbimize nakşederek verdi. Siz dersinizki, filanca filandan haber alıp bize bildirdi. Sizin ilim alma üslûbunuz budur. Ancak biz falanla filanla uğraşmayız, ilmimizi direkt olarak Allah'tan alırız." Bu şu demektir: Allah'ın katından alınmayan bir ilmin ilâhi lezzeti ve rûhâniyyeti olmaz ve bu ilimler feyz vermez. Rabbânî kapıyı açacak olan ilim, aşk ve şevkle talep edilen bir ilimdir. Size şah damarınızdan daha yakın olan Allah'tan niçin ilim almazsınız? Ki bu ilim, ilm-i ledünnidir. Ledünni ilmi ancak, akl-ı selim olan eshâb-ı sülük idrâk edebilir. Bu bir derecedir. Bu ilmi herkes idrâk edemez.

Aklın verâsını aşan bir ilm-i azîm var ki,

Onu ancak dakik olan akl-ı selîm anlar.

Bu ilmi ağyar olan idrâk edemez. Onun için bu ilmi esbabı anlar. Bu ilmi inkar ve izhâr eden (açığa vuran) kimsenin katli vaciptir. Nitekim bu mânâya muvafık olarak Mevlânâ hazretleri şöyle buyurmuştur:

Bu padişahların hepsi halktan cân korkusuna düştüler

Çünkü bu güruh kördür, padişahların da nişanı yok.

Yol azıtmış kavim, aptallıklarından

peygamberlere "Biz sizi şom bilmekteyiz.

Bize sizin yüzünüzden kötülük geliyor" dedi.

Hain kalpazandan, halis altınla kuyumcu daha fazla korkar.

Bu ilmi inkâr edenin recmedileceğine dair Ebû Hureyre(ra)'nin şu sözü delildir. Ebû Hureyre(ra) şöyle buyuruyor: "Ben Resûlullah(sav)'dan iki ilim hıfzettim. Birini halka izhâr eyledim. Eğer diğerini de izhâr eyleseydim recmedilmem gerekirdi."

Hz. İbn-i Abbas'dan rivayet edildiğine göre bir gün, "Yedi göğü ve yerden de bir o kadar yaratan Allah'tır. Allah'ın herşeye kadir olduğunu ve ilminin herşeyi kuşattığını bilmeniz için, Allah'ın emirleri, göklerle yer arasında inip durmaktadır." âyet-i kerimesi okundu. Abbasi bu mevzua ilâveten şöyle diyor: Eğer ben o an bu ayeti tefsir etseydim orada bulunanlar beni mutlaka ya recmederlerdi, ya da öldürürlerdi". Sâlike lazım olan bu ilmi başkalarından gizlemesidir. Ve insanların akılları nisbetinde anlatmalıdır. Bu ilmi, ehil olmayanlardan saklamalıdır. Arâbîden birisi gelerek Resûlüllah efendimize, ilm-i garâibi (gizli ilimleri) kendisine öğretmesini istedi. Bunun üzerine Resûlullah efendimiz; "Sen ilmin başı olan bir ilmi öğrenmek istemez misin?' Ârâbî, " Nedir ilmin başı ya Resûlullah?" Resûlullah: "Mârifetullahtır" buyurdular. Diğer bir rivayette ise, Resulullah'ın "Git... Allah sana ilm-i garaibi öğretecektir." buyurduğu rivayet edilmiştir.

Bu hadis-i şeriften anlaşılan o ki, bu ilmi ehil olmayan kimselerden gizlemek lazımdır. Bu ilmi elde etmiş olan sâlikin yapması gereken en önemli şey ise, bu ilimle beraber Allah'ın hükmüne boyun eğerek O'na isyandan kaçınmasıdır. Ve bu mevzuda Hz. Musa(as)'yı misâl almasıdır. Ki bu sayede, "Salih kul şöyle dedi: "İşte bu, seninle benim aramızın ayrılması demektir. Sabredemediğin şeylerin sana içyüzünü anlatacağım" (Kehf, 78) âyet-i kerimesinin muhatabı olmasın. Eğer sâlik, bu ilmi anlatacak ehil birini bulamaz ise, ilmiyle amel eder ve böylece ameliyle yapmış olduğu dirâset sayesinde Allaht(cc) ona bir vâris nasibeder. Peygamberimiz bu hususta, "Kim bildiği ilmiyle amel ederse, Allah(cc) ona bir vâris gönderir" buyurmuştur.

Ehlullah katında hakikî âlim olan kimseler, âlim billah (Allanı bilen) kimselerdir. Şayet öğrenilmesi lazım gelen meseleler varsa, bu nevi kimselere sorulmalıdır. Ve sohbet edilecekse bunlarla sohbet edilmelidir. Çünkü bunların sohbetlerinde çok faydalar vardır. Âlim-i billah, ilmini kemâliyle tamamlamış ve ilim erbâbıyla yeteri kadar oturup kalkmış ve istişare ve müzâkere etmiş kimsedir. Âlim-i billahın diğer bir hasleti de âlim-i biemrillah olmasıdır. Âlim-i billah olan kimsenin, Allah'ın emir ve nehiylerine harfiyyen uyması lazımdır.

Allah erleriyle bir an bile sohbet etmek,

yüz yıl takvadan daha iyidir.