5-6.Derece Feraset

"Mü'minin ferasetinden korkunuz. Zira o, Allah'ın nuruyla bakar." Bu hadîsin mânây-ı mefhumu cihetinden meşâyih-i kiram şöyle buyurmuşlardır: "Mü'min-i kâmil olanların feraseti hakikî mertebesini bulan bir ferasettir. Ve onların feraseti sizin kalbinizdeki sırları bilircesine görücüdür. Sizin akışlarınızdan, kalbinizdekini okurlar. Şayet bunlarla oturup kalkacaksanız, bu oturup kalkmanızda ciddi olunuz. Ve kalbinizi kötülüklerden arındırınız. Onların huzurlarındayken edepsizlik etmeyiniz. Bu minval üzere olursanız, onların meclislerindeki feyz ve bereketten istifade edersiniz."

Şeyh hazretleri Fütûhâtı'nda şöyle buyuruyorlar: "Feraset; saîd olanı (cennetliği), şakî olandan (cehennemlikten) ayırt edebilme kabiliyetine erişmektir. İnsandan sadır olan fiillerin, Allah katında ne derece rızâya şayan olup almadığını da tefrik edebilme dakikliğidir. Bu feraset sahibi olan kimseler kalblerindeki nurun kuvvetiyle, geçmişte olanı da anlayabilirler. Mesela; bir kimse feraset sahibi olan bir velî zâtın huzuruna gelmeden önce bir kısım yanlış fiillerde bulunmuş ise, o velî zât ilk bakışta onun günah işlediğini fark edebilir". Bu mevzua en güzel misal şudur: Bir gün Hz. Osman'a'(ra) bir adam geldi. O adam Hz Osman'ın huzuruna çıkar çıkmaz, Hz. Osman şöyle buyurdu. "Subhânallah! Sana ne oluyor ki gözünü haramdan saklamıyorsun ve onun bunun muharremâtı olan kızlarına, hanımlarına bakıyorsun?...."Adam bu ikaz üzerine şaşırarak sordu: "Ya Osman, Resûlullahtan sonra vahiy var mıdır?" Hz. Osman cevaben; "Yoktur; ama feraset vardır. Sen Rasulullah'ın "Mü'minin ferasetinden korkunuz. Çünkü o Allah'ın nuruyla bakar" sözünü işitmedin mi?"buyurdular.

Feraset bir nûr-u ilâhîdir ki, bu nûr sayesinde sâhib-i feraset gaybı idrâk eder. Şeyhu'l-islâm hazretleri bu mevzuda şöyle buyurmaktadır: "Feraset; gaybî hükümleri görmektir. Bu görmek fiili, hiç bir delile ihtiyaç duymadan gerçekleşir. Delilden kasıt; falcıların ve yıldıznâmecilerin gök cisimlerine bakarak elde edecekleri malûmatlardır. Hatta ferasette tecrübenin bile yardımına ihtiyaç duyulmaz. Feraset, direkt müşahededir."

Velilerin kerameti de bir nevi ferasettir. Ve bu nevi haller, Allah'ın ilhamıyla gerçekleşir, ilham; lügatte; birşeyi veya bir mânâyı kalbe üflemektir. Üflemekten kasıt, kalbe yerleştirmek ve insanı beyin ve kalb olarak verilen ilhamlardan haberdar etmektir. Diğer bir tabirle ilham; ilâhî feyizle kalbe ve ruha koymaktır. Bazen vahiy kelimesi ilham mânâsına kullanılmıştır. Çünkü bu iki mefhum arasında mânâ yakınlığı ve şekil benzerliği (fiiliyet bakımından) vardır. Zira vahiy, lügatte işaret-i hafiye denir, ilham ise bu işaretlerin kalbe nakşedilmesidir. Allah u Teala bir çok ayet-i kerimesinde şöyle buyurmuşlardır: "Hatırla! Hani avâlilere: "Bana ve Peygamberime iman edin diye vahyetmiştim. Onlar da; "iman ettik şahid ol ki; biz Müslümanız demişlerdi." Diğer bir ayeti kerime; "Biz Musa'nın annesine şöyle vahyetmiştik; çocuğunu emzir..." Başka bir ayette de şöyle buyruluyor. "Rabbin karıncaya vahyetti." Bu son ayetteki vahiy, ilham mânâsındadır. Yoksa Peygamberlere yapılan vahiy değildir. İşte bu mânâya binâen; evliyaya da ilham edilebileceği hükmü çıkartılabilir. Yalnız bundan; ilhamın yalnızca velîlere has olduğu mânâsı çıkarılmamalıdır. Nitekim diğer bir ayet-i kerîmede; "bir meselenin halini Süleyman'a ilham ettik. (Enbiya,79) buyrulmaktadır. Şeyhü'l-islâm hazretleri bu ayetteki Arapça "fehm" kelimesinin ilhama işaret ettiğini söyledi. Mesela; Molla Cami bu mahalle münasip derki; (Allah'ın kuluna feyzinden ilham ettiği şey iki kısımdır. Birincisi, melekler vasıtasıyla olan ilhamdır. Bunun en güzel misâli Rasulullah'tır. Cebrâilin(as) getirmiş olduğu ilâhî vahyi, bir değişikliğe uğratmadan alır. İkincisi ise; Allah'ın bizzat vasıtasız olarak, bütün kullarına feyzinin o ezelî ve ebedî olan mânâsında ilham etmesidir. Bu nevi, enbiyâya mahsus değildir. Evliya ve sâlih kulların üzerinde şâmildir. "

Mevlânâ hazretleri bu mânâya muvafık olarak şöyle buyurdular.

Bu ne yıldız bilgisidir, ne remil ne de rüya.

Allah doğrusunu daha iyi bilir ya; Allah vahyidir.

İşte bu vasıtasız olan feyze işarettir. Aracı ile gelen feyze, vahy-i celî ve vahy-i metlû da denir. Vasıtasız olan feyze ise vahy-i dîl (gönül vahyi) veya vahy-i gayr-i metlû denir. Nitekim Hazret Mesnevî'sinde şöyle buyuruyorlar:

Sûfîler bunu halktan gizlemek için

Gönül vahyi demişlerdir

Sen istersen onu gönül vahyi farzet

Gönül zaten onun nazargâhıdır

Gönül ona agâh olunca nasıl hata eder?

Tutalım ki bu peygambere gelen vahiy

Allah sırlarının hazinesi değil;

balansının gönlüne gelen vahiyden de aşağı değil ya!

"Allah bal arısına vahyetti" âyeti gelince

onun vahiy evi tatlılarla doldu.

O yüce ve ulu Allah'ın vahiy nuruyla

âlemi mum ve balla doldurdu.

Bir gönül şüpheden arındığı müddetçe ilâhî ilhamlara mesken olur. İlâhî ilhama mesken olan bir kalb "istefti kalbek" emri mucibince elbette ki hassas bir müfti olma hususiyetine kavuşacaktır. İşte bu mertebeye, nefis terbiye edildikten sonra ulaşır.

İlhamın dışında insana vâsıl olması ihtimâl dâhilinde olan dört hâtıra vardır. Birincisi, meleğin ilham ettiği (ulaştırdığı) ilhamlar, ikincisi ise, şeytanın ulaştırdığı ilhamlardır.

Rasûlüllah efendimiz bir hâdis-i şeriflerinde şöyle buyurmaktadır. "Benî Âdeme hem şeytan tarafından, hem de melaike tarafından yapılan lems'ler(nüzüller) vardır. Şeytani olan nüzuller daima şerri emreder. Hak tarafından olan melekî nüzuller ise, daima iyiliği ve güzelliği teşvîk eder." Nitekim Hazret bu mahalle münasip şöyle buyurmuştur:

Melekler de şeytanın inadına gönlüne feryatlar salar.

Bu suretle hayra olan ihtiyarını harekete getirmek ister.

Çünkü bu göstermeden önce sende şu iki huy da uykudadır:

Şu halde ihtiyar damarlarını harekete getirmek için melek de sana yapılacak şeyleri gösterir, şeytan da.

Şeytanla melek ; gayb perdesi kalktı mı seni hayra, şerre sevkedenlerin yüzlerini görürsün.

Kim ki kalbinde ilkâ-i melekîyi bulur, bilsin ki bu ilham Allah'tandır. Bu, kimsenin, Allah'a hamdetmesi lâzımdır. Şayet bir kimse de ilhamın nüzulünü şeytandan bulursa o kimse de Allah'a hamdeylesin.

Başta kısımlara ayrıdettiğimiz hâtıranın üçüncüsü de; hâtıra-i nefsîdir. Bu hatıra, nefsin hoşlandığı şeyleri tahayül etmesidir.

Dördüncüsü ise, havâtır-ı melbûstur. En tehlikelisi de budur. Bu nevi hâtırada şeytan sûret-i Hakk'tan gözüküp bu maskenin arkasında insana kötü şeyler zerkederek kafayı ve beyni teşviş etmeye, çalışır. Bu mânâya münâsip olarak Hazret mesnevisinde şöyle buyurdular.

Aşağılık nefis eğer senden yüce bir kazanç dilese bile,

bu dilekte hile ve düzen vardır.

Birinci cildin başlangıcına yakın bir yerde, ashabın bu meseleyi, Rasûlüllah efendimiz'le(sav) istişare ettiği rivayet edildi.

Bunun için gizli hileyi anlamak müşkül olduğundan bazı ashab,

Peygamber'den azgın ve hilekâr nefsin hilesini sorarlar.

"Nefis, ibadetlere ve candan gelen ihlasa gizli garezlerden ne karıştırır?" derlerdi.

Peygamberden ibadetin faziletini ve savabını arayıp sormazlar

"Apaçık ayıp hangisidir?" diye kötü huyları sorarlardır.

Gülü kerevizden fark edercesine kıldan kıla,

zerreden zerreye nefis hilesini tanır, bilirlerdi.

Salike lazım olan bu havâtırı birbirinden ayırt edebilme mertebesine gelmesidir. Zira sohbet ve ibadetin sıhhati buna bağlıdır.

Rasûlullah efendimiz(sav) bir hadîs-i şerîfinde şöyle buyurdu: "İlim taleb etmek, her müslüman kadın ve erkeğin üzerine farzdır."

Bu hadisin mânâsına binâen Beyazıd hazretleri şöyle buyurdu: "Buradaki ilimden kasıt, diğer bir yönüyle havâtır ilmini bilmektir. Ve bunu bilmek farz­dır. Zira her fiilin özü bunu bilmeye bağlıdır. Şeytanın teşviş ettiği bir ibadet, sahih bir ibadet değildir."