5.Derece Edeb

Resûlullah efendimiz(sav) şöyle buyuruyor: "Rabbim beni güzel terbiyesiyle terbiye etti ve edeblendirdi." Sâlik'e lâzım olan, Resûlullah'ın ahlakıyla ahlâklanmaktır. Zira sülûkün ve de tasavvufun özü zaten edebtir.

Ebu Hafs-ı Kebir şöyle buyurdu: "Tasavvuf, bütünüyle edebtir. Bütün vakitte edebli olmaktır. Ve bütün hallerde ve bütün makamlarda edebli olmaktır." Hz. Mevlânâ'nın şu gazeli edebi çok güzel medhetmekte ve sâlike öğüt vermektedir:

Efendi! Canın insanın teninde edeb olduğunu anla

Efendi! Gönlün nurları ve mertlerin gözü edebdir

İnsan ulvî, yüce bir âlemdir. Süflî değil. Anla!

Bu dönen feleğin parıltısı ve etrafı edebdir

İblisin başına ayak basmak istersen, gözünü aç ve bak

Şeytanın katili edebdir. İnsanoğlu edebsizse, insan değildir

İnsan ile hayvan cismi arasındaki fark edebdir

Gözünü aç ve Kelâmullah'ı âyet âyet gör

Kur'ân'ın bütün mânâsı edebtir

Aklımdan bir soru sordum: İman nedir?

Akıl, gönül kulağına dedi ki: İman, edebdir.

Şems-i Tebrizi sustur artık! Çünkü Allah'ın sırrı sensin

Bu gecenin en parlak ve efzal mumu edebdir.

Zünnûn-u Mısrî hazretleri şöyle buyurmuşlardır: "Zemmedilmiş olan kötü ahlâkın tesiri, zahirî olduğu zaman bâtına, bâtınî olduğu zaman zahire akseder". Sâlike lazım olan, gönül ehlinin yanında bâtınî edebe sahip olmasıdır. Nitekim tarikatın ve şer-i şerifin hilâfına faaliyette bulunmak azabı gerektirir.

Ten ehlinin yanında edeb, zahirî muameleden ibarettir

Çünkü Allah onlardan gizli şeyleri örtmüştür

Fakat gönül ehillerinin yanında edeb

batını bir muameledir bâtına aittir

Zira onların gönülleri gizli şeyleri anlar

Allah'tan edebe muvaffak olmayı dileyelim.

Edebi olmayan kimse

Allah'ın lütfundan mahrumdur

Edebi olmayan yalnız kendine kötülük etmiş olmaz

Belki bütün dünyayı ateşe vermiş olur

Kim dost yolunda pervasızlık ederse,

erlerin yolunu vurucudur, nâmert olur.

Bir dervişin batînî olarak tasavvufî edebe, zahirî olarak ta şeriatın vaz'ettiği edebe sahip olması lazımdır. Zahirî edeb olmayınca olmaz. Sâlikin edinmesi lazım gelen birçok edeb vardır. Bunlar sırasıyla, şeriatın edebi, tarikâtin edebi, ma'rifetin edebi ve hakikatin edebidir.

Şeriatın edebine dair bir âyet-i kerimede Allah u Teâlâ şöyle buyuruyor: "Biz Resulümüz olan Muhammed'e neyi verdiysek onu alınız. Onun nehyettiklerinden sakınınız." Yani Allah'ın tayin ettiği hududu aşmayınız. Şeriâtin aleyhine olan şeylere karşı çıkınız. Emrettiği şeyleri yapınız.

Edeb-i tarikati evvelki kısımlarda yeterince izah ettik, isteyen o kısımlara müracaat edebilir. Edeb-i ma'rifet'e gelince, edeb-i ma'rifet havfın recâya, recâında havfa galip gelip iki taraflı ümitsizlik veya aşırı ümitlilik olmadan dengeyi ayarlamaktır. Zira âyet-i kerimede: "Allah'ın rahmetinden kafirlerden başkası ümit kesmez" buyurulmaktadır. Onun için ye's (ümitsizlik) küfürdür. Fazlasıyla ümit etmek ise, insanı helak eder. Gerçi âyet-i kerimelerde ki, meselâ "Rahmetim gazabımı geçti" ve "Allah'ın rahmetinden ümit kesmeyiniz. Zira Allah bütün günâhları bağışlar" ayetlerinde olduğu gibi Allah'ın rahmetinin gazabını geçtiği yönündeki ifadeleri vardır. Ancak buna rağmen Allah u Teâlâ'ya karşı lakayt olurcasına veya amellerde ve ibadetlerde gevşekliğe kaçacak ifrat derecedeki ümitten kaçınıp dengeyi iyi ayarlamak lazımdır. Çünkü Allah u Teâlâ diğer bir âyet-i kerimede: "Allah'ın mekrinden emin olduğunuzu mu zannediyorsunuz? Allah'ın mekrinden emin olanlar ancak ve ancak hüsrana uğrayanlardır" buyurmaktadır, işte, ma'rifetin edebine sahip olan bir sâlike düşen en önemli vazife, havf ve recâ arasında bir denge kurup kalbini Allah'tan gelecek herşeye açık tutması ve bundan zevk almasıdır.

Sâdât-ı Meşâyih'den bazıları şöyle dedi: "Bir günahımdan dolayı yetmiş yıldır ağlıyorum ve af diliyorum. Bunun üzerine ona, Nedir bu günahın? diye sordular. O da cevaben, Bir keresinde birşey için keşke öyle olmasaydı da şöyle olsaydı demiştim" dedi.

Hakikatin edebine gelince, bu edeb, Hz. Peygamber'in, Allah(cc)'ın huzurundayken ona gösterdiği edebdir. İşte bu edebi şânına binâen Allah u Teâlâl(cc) Habibi hakkında şöyle buyurdu: "Sidreyi bürüyen bürümüştü. Muhammed'in gözü oradan ne kaydı ve nede onu aşdı." (Necm, 17-18) Yani Hz. Peygamberin(sav) kalbi mukaddesi, mâsivadan ayırırcasına gözü Rabbisi'nin emrettiği yönden başkasını görmedi. Ve bundan sonsuz derecede lezzet aldı. işte sâlike gereken de budur. Kalbini bütün mâsivadan arındırıp sadece ve sadece Rabbine yönelmesidir.