Bilinmeyen Yönleri

“Ben bilinmez bir hazineydim ,aşka gönül verenler beni açığa çıkardılar

Hz. Mevlâna’nın Sireti

Mevlâna’yı hayal ürünü olarak tasvir eden yüzlerce çeşit resim, minyatür var. O devirde resim ve sanat, gelişmiş imkanlara sahip değildi. Resim ve minyatürler duyumlar, rivayetler yoluyla fantezi olarak çizilmiş resmedilmiştir.

Mevlâna’nın fizyonomik yapısını en iyi Ahmet Eflaki anlatır. “Mevlâna devamlı perhiz yaptığından, riyazete, halvete girdiğinden ve sıkça oruçlu olduğundan solgun benizli, narin vücutlu bir kişi idi. Hattâ bir gün hamama gitmiş, orada aynada kendini görünce vücudunun zayıflığından dolayı kendi kendine hayıflanmıştır. Gözleri keskin ve nurani idi. Yanakları solgun, kaşları seyrek, buğday tenli idi.”

Hz. Mevlâna’nın Kişiliği

Kur’andaki vahiy muştularını şerbet şerbet içip özümseyen, ayetlerin manâ iklimiyle teneffüs eden ve içindeki sönmeyen ilahi aşkla donanan Hz. Mevlâna, ”Ayağının altındaki tozuyum” diye övdüğü ”yürüyen Kur’an”; ”usvetül Hasene” olmakla şerefyab Hz. Muhammed Mustafa (S.A.V.) efendimizin sünnet terbiyesiyle yetişmiştir. Mücehhez bir ahlaka, mümeyyiz bir karakter zenginliğine sahipti. Örnek kişiliğiyle çevresindekileri davranış etkileriyle irşad eden bir özelliği vardı.

Hz. Mevlâna’nın kişiliği vahiy ve sünnet doğrultusunda olgunluk zirvesine erişmişti. Hz. Ebubekir (R.A.) efendimize dayanan kan bağıyla çağının bir sahabesi gibi yaşamaktaydı. İlim ve feyz aldığı üstadlarının takdir ve övgüsüne mahzar olan Hz. Mevlâna’nın ummanlara sığmayan kişiliğinden bazı örnekler sunmak istiyoruz.

Sadeliği: Giyinişi ile sade ve gösterişsizdi. Zira dış görüntüye, şekilciliğe asla önem vermemişti. Elbisesi ilk önce bilginlere mahsus sarık ile yine bol cübbeden ibaretti. Şems’le tanışıp dostluk kurduktan sonra onun da etkisiyle gök mavisi ferace giymiş, başına da duman renginde sarık sarmıştı. Hayatının sonuna kadar bu giyinişini değiştirmedi.

Ahlâkı : Sultanü’l ulema gibi bilgi sahibi olan babasının gözetimi altında, gönül erlerinin ilim meclislerinde terbiye almış olan Mevlâna, ahlakının temelini böyle mükemmel bir eğitim ortamında kurmuştur. Zühd ve takva yoluna adım attıktan sonra, eliyle Allah erlerinin eteğini tutarak babasından miras kalan o, maarifet kandilindeki yağla gönül çırasını ışıklandırmıştır.

Mevlâna’nın ilmi olgunluğu, ahlaki coşkunluğuna fersah fersah ulaşmasının vesilesi olmuştur. Ayrıca Allah dostu velilerle görüşmeleri, ilim erbabının sözlerini, hallerini gözlemlemedeki yeteneği, derin araştırıcılığı, onun fıtratsal terbiyesine şekil veren etkenlerdir. Böylece ahlak kurallarının en üst mertebesine ulaşmıştır. Bilhassa Şems’le tanışıklığı iç dünyasının dönüm noktası olup ahlaki açıdan şahikalara kanat çırpmasına zemin hazırlamıştır. Şems’in insanı ruhunun derinliğinden yakan aşk ateşi, onun bütün hal dünyasını ateşlere vermişti. Kin, öfke, ihtiras gibi her türlü kötülüğün özü olan nefsi duygular bencillik ve maddi işlerde baş çekme sevdası gibi arzulardan onu kurtarmıştı. Sonuçta iyi, kötü ne yaratılmış ise kendinden bir parça kabul etti:

“İyi de, kötü de dervişin parçasındandır

Böyle olmayan kimse derviş değildir. “

Toplum İlişkileri: Mevlâna ilim, ahlak ve seciye makamlarını büyük insanlara yakışan bir haleti ruhiyye ile süslemişti. Mükemmeliyet derecesinde bir tevazuya sahipti. Büyük-küçük yaşlı-genç, zengin-fakir, sultan-halk ayrımı yapmaksızın bütün halk tabakasına tevazu ile muamele yapardı. Asla kibir, gurur ve kendini beğenmişlik gibi bir acziyete düşmez, hiç kimseye tepeden bakmaz. Yeri geldiğinde sokakta oynayan çocukların oyunlarına iştirak eder, esnaf ve zanaatkarla içli muhabbetli sohbetler yapar. Kimin çocuğu olursa olsun her gördüğü çocuğun başını okşar, onlara tebessüm ederdi. Gün oluyor bir Ermeni kasap ona eğilip baş eğiyor, Mevlâna da aynı şekilde ona eşlik ediyor, eğilip başıyla selamlıyordu.

Hiçbir inanç ayrımı yapmaksızın herkese aynı bakış açısıyla yaklaşıyor, hiçbir kimseyi küçümsemiyordu. Müridlerine sözleriyle, hal ve takrirleri ile bu hususta da örnek oluyordu. Bir gün semâ dönerken meclise sarhoş bir Hristiyan dahil olmuştu. Sema’nın en ateşli vaktinde, Mevlâna ve semâzenler kendilerinden geçmiş bir halde dönerken, bu sarhoş Hristiyan birkaç kez yalpalayarak yürür ve Mevlâna’ya çarpar. Müridler onu fena halde azarlamak istediler. Mevlâna müdahale ederek şöyle buyurdu: “Şarabı o içmiş, sarhoşluğu siz ediyorsunuz. Dediler ki, o Hristiyandır. Buyurdu ki o, korkan kimsedir. Ya siz niçin korkmuyorsunuz?” İşte barış tüten, birlik kokan elvan elvan hoşgörü busesi sunan ahlaki kişilik.

Mevlâna’nın ruhunun derinliğindeki aşk ateşi, ona büyük bir sabır ve yumuşaklık bahşetmiştir ki, hayatında gönül gözleri kapalı olan düşmanları tarafından ona reva görülen dil uzatmalara, ileri geri söylenen saçma, dengesiz, uygunsuz laflara karşı asla karşılık vermez, sert davranmaz, mülayimlik güzel haslet ve ifadelerle onları doğru yola getirirdi. Mevlâna, insani ilişkilerde tıpkı her huyundaki gibi nebiler nebisi Hz. Muhammed (S.A.V.) efendimizi rehber alıyordu. Nasıl ki Hz. Peygamber her türlü işkence ve iftiraya güzel huyuyla siperane olduysa Mevlâna da kötü sözlere asla karşılık vermezdi.

İstanbul’dan bilge bir rahip, Mevlâna’nın hilmini, hikmetini, himmet ve ilmini işitmiş, onunla tanışmak için Konya’ya gelmişti. Kentin rahipleri onu merasimle karşılayıp, izzet ve ikramda bulundular. Rahip, Mevlâna’dan randevu istedi. Tesadüf eseri yolda karşılaştılar. Rahip tam otuz kez Mevlâna’ya baş eğip tazim gösterdi. Sonunda başını kaldırıp baktı ki ne görsün, Mevlâna’yı secdede görüyorlardı. Rivayet o ki, Mevlâna 33 defa eğmişti. Rahip feryat ederek elbiselerini yırttı. Dedi ki,” Ey din Sultanı! Bu ne büyük tevazu, ne ulvi gönül sahibisin ki, benim gibi bir biçareye hürmetlerin en güzelini güzel bir hal ile sunuyorsun? “ Hz. Mevlâna rahibe şu gazeli okudu:

“Âdemsin, âdemsin, âdemsin,

Soluğu almayınca âdemlikten çıkarsın

Âdemliği tamamiyle kendini yak,

İşte o vakit sırlara mahrem olabilirsin,

O yeniay hillken, dolunay oldu,

Sen dahi herkesten aşağı olduğunu söylemezsen,

Aşağılıktan kurtulamazsın. “

Bunun üzerine rahip ve yanındakiler hemen müslüman olup Mevlâna’ya biat ettiler.

İnsan İlişkileri: Tevazunun doruğuna ulaşmış olan Mevlâna, hasımları ne kadar uğraşırlarsa uğraşsınlar, asla öfkeye kapılmaz, “Fesabrü’n Cemil” emri mucibince sabrederdi.

Molla Cami’nin eserinde zikrettiği bir olay Mevlâna’nın ne yüksek bir kişiliğe sahip olduğunun delilidir. Konya’lı Sirâceddin’in yanında biri anlatır. “Mevlâna demiş ki, yetmiş üç mezheble beraberim, Siraceddin kindar birisiydi. Mevlâna’yı incitmek, onu halkın gözünde küçük düşürmek için yakınından birisini sıkı sıkı tembihledi, Mevlâna’ya kalabalığın içinde sen böyle böyle söyledin mi?” diye sor. Mevlâna ne sahip çıkıyorsa küfürler savur, hakaret ederek onu incit, yarala. Tembihi alan adam Mevlâna’nın karşısına çıkar. “Acaba siz, ben yetmiş üç mezheble beraberim dediniz mi? ” diye sorar. Mevlâna “evet” dedim diye cevap verir. İşte o an adam açar ağzını, başlar küfretmeye, öyle galiz sözler sarfeder ki terbiye sınırlarını tanımaz. Mevlâna gülmeye başlar. Sonra o adama; “senin söylediklerine rağmen seninle de beraberim” der. Mevlâna’yı incitmek için bir adamını görevlendiren Siraceddin, ileride Mevlânayı tam anlamıyla tanıyıp ona muhabbet duyarak dostu olmuştur. Kaderin cilvesi Mevlânayı üzmek için adam gönderen Siraceddin, Mevlâna’nın cenaze namazını kıldıracak, defin sonrası hüngür hüngür ağlayacaktır.

Mevlâna halkla ilişkilerinde, mezhep, meşreb, meslek ayrımı yapmaksızın herkesi kucaklayan bir haslate sahipti. Alçak gönüllü tavrıyla herkesin hayranlığını kazanıyordu. Hattâ hasımları bile bu duruma şaşıyor ve şöyle diyorlardı: “Mevlâna’nın müridleri acayip adamlardır. Müridlerin çoğunluğu alt tabakadan esnaf ve işsizler taifesidir. Mevlâna bu fakr-ü zaruretteki insanlarla niçin düşüp kalkar ki?”

Hasımları, Mevlâna’ya, “Senin müridler cahil cühela taifesi, eğitimsizlerle ne işin var? ” diye sordular. Mevlâna cevap verir: “Eğer benim müridlerim iyi olsalardı, ben onların müridi olurdum. Kötü oldukları için ben onları tercih edip kabul ettim, ta ki değişsinler, iyi olsunlar. “

Mevlâna, dünya malına tamah etmez kendine gelen hediyeleri, iaşe erzaklarını yardıma muhtaç insanlara dağıtırdı. Kendisi az bir para ile geçinirdi. Çoğu zaman ömürünü oruç tutarak geçirdiğinden iaşe zorluğu çekmezdi. Evinde yiyecek bulunmadığı zamanlar sevinirdi. “Allah’a şükürler olsun bugün evimiz Peygamberlerin evi gibi olmuş” derdi.

Mevlâna’nın utangaçlığı ve hayası sonsuzdu. Başkalarının yaptığı ihsanı uzaktan yakından, kimselerin bilmesine rıza göstermezdi. Medresedeki talebelere karşı adeti şöyleydi: “Her birinin oturduğu keçenin altına liyakatlarına göre 10, 20, 30 akçe para bırakırdı. Müritler kilimin tozunu silmek için kaldırdıklarında paralar dökülür, taaccüp ederlerdi. Onun anlayış nezaketine hayran kalırlardı.”

Geniş bir halk kitlesinin kendisine hayranlığı, düşkünlüğü karşısında Mevlâna, asla kibir ve gurur göstermemiş, tevazuundan ve sadeliğinden taviz vermemiştir. Lutufkâr bir edayla herkesi dinler, sorularını cevaplardı. Saygı ve nezaket göstermekte marifet sahibiydi.

Vefa hususunda hassastı. Vefa sıfatını severdi. Yemin ettiği zaman ”Mertlerin vefası hakkı için” derdi. Dünya, ahiret dengesini harikulade derecede sağlar, toplumun ıslahı için gayret sarfederdi. İnandığını yaşamaktaki iradesi, düşüncenin amele yansımasındaki azmi, sebatkar tavrı, korkusuz cesurca ifade tarzıyla bir aksiyon adamı olduğunu eşe dosta gösteriyordu. Toplumdan ayrı kalmayı, uzak durmayı yeğlemektense onları birliğe, beraberliğe, suretin terkine, manâya visale davet eden bir tebliğciydi. “İlleti onulmaz hastaya salâ, İlacımız dertlere birebir devadır.“

MUTASAVVIFLIK YÖNÜYLE MEVLÂNA

Bir sûfi olarak Mevlâna, dine, kuru bir bilgi ve şekilsel görünümün­den ziyade, duygu, iç tecrübe ve aşk aktivitesi yönüyle eğilmiştir. O, kültür zemini ve bilgi mirası Kur’ân ve islâm olan bir mistik düşünür­dür. Bunu, kendi eserlerinde ve sonradan onunla ilgili anlatılanlardarahatlıkla görmekteyiz.

Mevlâna’nın tasavvuf anlayışının temeli aşk, sevgi, semâ, halvet, vecd, cezbe ve istiğrak gibi mistik hâllerdir. Mesnevisinde, Dîvân-ı Kebîr’inde, Rubailerinde vecde gelen ve coşan Mevlâna, bir çok mutasav­vıftan çok daha mistiktir. Mevlâna Celâleddîn’in insan anlayışı, iki şekilde kendini göster­mektedir:

1. Aklın ışığında düşünürken

2. Aşkın kanadında uçarken.

Birincide tanıdığı insan zavallı ve pek düşük bir yaratıktır. Hâlleri ve huyları hayvanınkine benzer; kibrin hastası ve benliğin esiridir. Aş­kın kanadında uçtuğu zaman onun dünyası bambaşka olmakta; her in­sanda Allah’ı görmekte ve O’nun huzurundaymış gibi secdeye kapan­maktadır. Aşk anında büyük-küçük, yüksek-düşük, Müslüman-Mecusi hiçbir insanı birbirinden ayırmamaktadır. Çünkü hepsinde Allah’ı gör­mektedir. O, bir sûfi olarak bunlardan ikincisi olan aşkın ve vecdin ka­nadında olanı tasvip ve takdir eder.

Mevlâna, Hak eri (merd-i Hak) dediği kâmil insanı, realitenin, Mutlak’ın bir görünümü olarak değerlendirmektedir. Bu erginlik ve olgun­luğa ulaşmış olan bir benlik, Mevlâna’ya göre, beşer kritiğinin üstündedir. Çünkü ”Hak eri Hak’tan oluşmuştur”. Hak ehli, kitaplardan öğrenmemiş­tir. Hak eri, inkâr ve imanın ötesine geçmiştir; onun bulunduğu yerde küfür-iman ayırımı olmaz. Çünkü o özdür, küfür ve iman ise kabuktur.

Mevlâna’nın tasavvuf anlayışı bir hâlden ibaret olmayıp, düşünsel bo­yutu da olan derin ve zengin bir anlayıştır. Onun düşüncesi, gelişmeci, dinamik ve aşkın bir nitelik arz etmektedir. Şüphesiz Mevlâna, tüm sû­fi doktrinlerin merkezi ekseni olan ”varlığın aşkın birliği” doktrinini söz ve yaşantı ile temsil eder. Fakat buradan onu, bir çok Avrupalı araş­tırmacıların geçmişte ve günümüzde yaptıkları gibi, bir panteist olarak niteleyemeyiz. Bir başka ifadeyle söyleyecek olursak, onun eserlerinde ifadesini bulan insan ve kâinat telakkisi, her çeşit panteist yorumu dışta tutar. Schimmel’in de dediği gibi,” Mevlâna’nın dayandığı sağlam Kur’ân ve Peygamber sünnetini görmeden onu tam olarak anlayamayız.” Mevlâna’nın bu iki temel ve sağlam kaynağı ise panteizme geçit vermez.


BİR SUFİ OLARAK MEVLÂNA

“Gönlü saf sufiyim ben,

Benim tekkem âlem.

Medresem dünya benim.

Değilim abalı sufilerder... “

Mevlâna konusunda söz sahibi araştırmacılar, yıllardır bu konuya eğilmiş kişiler, “On üçüncü yüzyıl Anadolusunda geçerli olan acımasız yaşam şartları yüzünden halkın tasavvufa meylettiğini ileri sürmektedirler. Onlarca kargaşalıktan ve kriz dönemlerinden bıkan insan kitleleri hiç olmassa öteki dünya düşleri ile avunmaktadırlar. Tasavvuf o devirde bu nedenle yayılmış genişlemiştir.“ derler. Bu tesbit ve değerlendirme bize kalırsa erken verilmiş bir karar oluyor... Tasavvufu, sûfi’yi yaşamayanların, tanımayanların kararıdır bu yanlış kanı. Bu tespit içten duymayanların önyargısı... Aslında ne Mevlâna tasavvufu ne de diğer bilginlerin yolları sadece öbür dünyanın yoludur. Tasavvuf vadisinde meydana getirilmiş ülfet kokan kitapları biz mezarlık kitabı sanmıyoruz. Bir sistemin kuruluşunda ve yayılışında yüzlerce sosyal neden bulunabilir. Bunları yeteri kadar araştırmak gerekmektedir. Özellikle tasavvuf yaşanmadan bilinmez.

Mevlâna’ya göre, hakikat-i mutlakaya daha derinden nüfuz etmek için deruni basiretimizi keskinleştirmek gerek. Mevlâna hazretleri Sufi’nin mutlak gerçeği talep etmesi için tercüman olmuştur:

Sûfî’nin kitabı mürekkep ve harften müteşekkil değildir. O ancak kar gibi beyaz bir kalpdir. Alimin eseri kalem izleridir. Sufi’nin eseri nedir? Ayak izleri. Sûfi bir avcı gibi sezdirmeden ava yaklaşır, ahunun izini görür ve ayak izlerini takip eder. Bir zaman için âhunun misk guddesidir. Misk guddesinin kokusunun delaletiyle bir tek menzil, izi takip edip dolaşmak suretiyle yüz menzil kat’etmekten evladır.

Mevlâna’ya göre ne türlü olursa olsun ilmi aramak esasında bir ibadet şeklidir. Hakikati arama amelinde süluk ve irfan talep etmek Sufi’nin erdemidir, makamıdır. Çünkü bu makam, ahenkli bir fikirler sistemine karşı beslenen derin arzuyu, hakikate can ve gönülden bağlılık ruhunu sergileyen bir mertebedir.

MEVLÂNA’NIN TASAVVUF ANLAYIŞI

Hz. Mevlâna, Tasavvuf ilmi ve hikmetiyle ilgili birikimlerini başta babası Bahaeddin Veled’den, sonra Şeyh Seyyid Burhaneddin’den almıştır. Daha sonra Muhiddin Arabî, Sadrettin Konevî, Şeyh Sühreverdi, Halveti tarikatının ileri gelenlerinden de etkilendiği olmuştur. En büyük etkileşimi de Şems’te bulmuştur. Sadrettin Konevî vasıtasıyla İbn Arabi’den etkilenmiştir; fakat Mevlâna’nın tasavvuf anlayışı İbn Arabî’den farklıdır. İbn Arabi’nin tasavvufu; marifet ve bilgi ağırlıklıdır. Geniş bir dünya görüşü, entelektüel zümrelere hitap eden bir tasavvuf anlayışıdır. Şems’in tasavvuf anlayışı ise bir aşk, coşma merkezlidir. Mevlâna Şems’in tasavvuf anlayışını benimsemiştir. Aşk merkezli, insan eksenli bu anlayış ile aşka gelmiş, cezbe halini yaşamış ama giderek dinginleşmiş, sükûnete kavuşmuş, bugünlere gelen bir çok eserini o dönemde yazmıştır. Bu olgunluk dinidir; hem heyecan, hem ilim hem de tefekkür vardır. Mevlâna’nın tasavvuf anlayışında bütün kutuplar devr-i alemde süluk eder. Bazen en heyecanlı bir coşku, bazen bir gonca yaprağında bütün bir ormanın kokusunu içine çekmek. Her şeyde ve her yerde ilahi sevgiliyi görmek. Mevlâna’nın tasavvuf anlayışında üç unsurun birleştirilip insanlığa sunulduğunu görmekteyiz.

I. Babasının etkisiyle zühd ve takva unsuru

II. İbn Arabi’nin etkisiyle vahdet-i vücud unsuru

III. Şems’in etkisiyle aşk ve kalenderlik unsuru

Bu üç unsur Mevlâna’da bir hamur olup onun şekillendirdiği tasavvufi yaklaşım olmuştur. Tasavvuf deryasında engin bir zenginliğe sahip olan Mevlâna, ne Hallac gibi vahdet noktasında kendisini kaybetmiş, ne İbn Arabi gibi kendinin insanüstü olduğuna inandı. Mevlâna bütün bu safhaları geçerek insan olabilmenin sırrına erebilmiştir. Bundandır ki insanlar Mevlâna’yı kolayca anlayabildiler. Mevlâna’da kendilerini gördüler, işte bu noktada Mevlâna onlardan daha büyüktür.

MÜTEFEKKİR YÖNÜYLE MEVLÂNA

Mevlâna’nın düşünceleri, yukarıda da belirttiğimiz gibi, dinî ve sosyal bir temele dayanmaktadır. Onun düşüncelerinin ana kaynağı ilahi aşktan başka bir şey değildir. Akıl, talep eden insanı aşka teslim eder, aşk ise insanı ve varlığı Allah’la birleştirir.

Onda konuşan ses âdeta mistik arkadaşlarının sesidir ve nihayette Allah’ın sesidir. Bundan dolayı Mevlâna, bir çok şairin yaptığı gibi, gazel­lerinin sonunda, âdeta ”bunlar bana ait değil” dermişçesine, kendi adı­nı zikretmez. Dönemin mistik düşünürleriyle mukayese edecek olursak, Ibn Ara­bi’de metafizik ağırlıklı, Konevî’de bilgi nazariyesi ağırlıklı, Mevlâna’da ise aşk ve sevgi ağırlıklı insan anlayışlarıyla karşılaşırız. Haliyle Mevlâna’nın felsefesinin ana kaynağını aşk ve sevgi oluşturur.

Akıl, aklı olmayanlar için bir değerdir; aklı olanların daha yukarı çı­kıp aşka geçmesi gerekir. Çünkü; akıl, bilgi, edep bellemek için gerekir; aşk ise göklere doğru uçmak için gerek.

“Sebeplerden dışarı ne sırlar var, ne şaşılacak şeyler; sebep alemine takılıp kalan, ancak sebebi gören göz kapalıdır. “

Mevlâna’da ilham, tefekkür, söz, vecd, halvet ve hâlâvet gibi şiir de Şem-i Tebriz geldikten sonra kemâle ermiştir. O, sonsuz coşkunluk ve ahenge, taşmalara ve durulmalara, sır ve derinliklere Şems’le tanıştıktan sonra nail olmuştur. Çünkü Şems, onun tükenmez ve gizli hazinelerini açmaya memur edilmiş âdeta bir gayb habercisi ve aşk fitilini ateşleyen­dir. Şems ile tanışması onu, bir kutsal sessizliğe dalmaya ve bu sessiz­likten kaynaklanabilecek olanı açıklamak için şiir yazmaya zorlayacak ve bu da Divân gibi bir şaheserin üretilmesine neden olacaktır. Hüsâmeddin Çelebi de, Mesnevi’nin yazılmasında benzer bir rol oynamıştır. Mevlâna’yı yanmaya hazırlanmış bir lamba olarak düşünürsek, Şems buna bir kibrit çakmıştır. Denebilir ki Mevlâna, kendisini sözcüklerle açıklamak için manevî yoldaşlığa ihtiyaç duyan bir sûfiydi. Şems’in sağ­ladığı yoldaşlık öyle güçlüydü ki ağır başlı bir hocayı, Mevlâna’nın varoluşundaki şiirsel yaratıcılığı gerçekliğe dönüştürerek, ilginç bir şaire çe­virdi. Mevlâna tarafından yazılan ilk şiir, Şems’e yazılmış bir mektuptu ve karşılaşmalarından başlayıp ölümüne kadar Mevlâna, şiir yazmayı hiç­bir zaman terk etmedi. İkisi arasında öyle bir bağ gelişti ki, onun Rûmî üzerindeki etkisi, Şems’in kayboluşundan sonra da sürdü.

Mevlâna’yı anlamak için Şems-i Tebrizî’nin onun yanındaki konu­muna da bakmak gerekmektedir. Mevlâna, her ne kadar kelimelerin onu hakkıyla tasvir edemeyeceğini belirtiyorsa da, kendisini Şems’in imajıyla özdeşleştirmeye çalıştığı beyitlerde Şems’in kişiliği hakkında daha fazla delil bulunmaktadır. O, Şems’i, özgür ruhlu ve çekici bir in­san olmanın yanı sıra, içsel varlık düzeyinde bir okyanus kadar çok sembolü anlayabilen bir kişi olarak tanımlar. Şems sırların sırrı veya aydınlanmanın nurudur. Hiç kimse ne onun gibisini görmüş, ne de onun manyetik kişiliğine sahip olmuştur. Bir rehber olarak o, ulaşılması zor bir yetenek ve irfana sahiptir.

Burada, konumuz açısından şu sonuca varabiliriz: İyi ki bu dostlar vesile oldu da bu mâna denizinin coşması ve konuşması sağlandı, âde­ta onu ateşlediler ve dilinin bağını çözdüler. Mevlâna’nın mütefekkirlik kimliğinde Şems’in mürekkebi mevcuttur.

MÜFESSİRLİK YÖNÜYLE MEVLÂNA

Mevlâna’da Kur’an Ve Manâsını Anlamak

Tabiattaki bütün varlıkları yaratan da Allah, Kur’anı indiren de Allah(cc). Güneş Allah’ın bir mu’cizesidir. Bütün insanlık, güneşin bir dakikalık yakıtını karşılayamaz. Bütün insanlık, güçlerini birleştirseler güneşin ışığını kapatamazlar. Mevlâna, Kur ‘an’ı güneşe benzetiyor. Güneş ışık ve ısısını eşit şekilde verir ama insanlar, kuşlar, çiçekler, denizler, yıldızlar... kendi kabiliyetleri oranında ihtiyaçları kadarını alırlar. Bütün kitapla­rın anası olan bu Kur’an’ı, yüz insan okusa, yüzü de ayrı şeyler hissederler. Yüz ayrı çiçeğin güneşten ayrı ayrı renk aldığı gibi.

“Bir de güneş gibi apaydın olan ve ”Ümmü-l Kitap” olan (bütün kitapların anası olan ve bütün kitapların manâsını kendinde toplayan) yüz dilli Kur’ana bak.” ”Kur’an-ı Kerim’in yedi türlü manası vardır. Alim de, cahil de ondan kendilerine göre nasiple­rini alırlar.“

“Kur’an’ın, bir zahiri var, bir de zahirin altında kat kat batını vardır.

O batında akılları hayran bırakan üçüncü bir batını vardır.

Kuran’daki dördüncü batın ise gizlidir. Onu Cenab-ı Haktan başkası bilemez.

Yedinci batına kadar birer birer bu böyledir. Bu Mustafa (S.A.V.)’in sözüdür, şüphe etme.

Kur’anı sadece zahiri sanma. İblis de, Adem’i ancak toprak olarak görmüştü .

Kuran’m zahiri, insanın terkibine benzer. Sureti görünür ama can gizlidir. Günümüz ateist, materyalist, kafirleri şaşırtan şeylerin başında Kuran’ın Allah kelamı değil kendileri gibi bir insan sözü olduğu kanaatinde olmalarıdır. Hattâ kendileri gibi olduğunu bile kabul etmezler. Onu yalnız Arapça sözlerden meydana gelen eski bir kitap kabul ederler.

“İnsan, Musa’nın asasına, İsa’nın nefesine ben­zer. Görünüşte Musa’nın asası bir ağaçtır. Ama ağzını açınca kainatı bir lokmada yutar.

Görünüşte insanın nefesi sözden ve sesten ibarettir. Ancak onunla ölüler dirilir. “

Sapıklar, Kuran’da sadece laf ve söz görürler. Çünkü dalâlet sahipleri böyledirler.

Güneşin ışıkları, nurlarla doluyken körün gözü, onda sıcaklıktan başka bir şey hissetmez.

Beş yaşındaki çocuğa Mecnun’un Leyla‘ya olan aşkını dile getiren türküyü dinletebilirsiniz ama, Mecnun‘un aşkını anlatmanız mümkün değildir.

“Kur’an’ı küçük çocuklar da okur ama, emir ve yasağı anlamaya güçleri yoktur. “

Sinek de bir haftalık ömründe havada uçarken, şahine kafa tutmaya kalkabilir, ama şahin bu sinek vızıltısına hiç aldırmaz. Gökyüzünde gecele­yin dolunay yoluna devam ederken köpeklerin ulumaları dolunaya hiç zarar vermez.

“Ey azgın köpek, ne havlıyorsun? Kur’anı kı­nayarak isyankar olma.

(Dolunay, geceleyin gökte dolaşırken, onun yü­rüyüşünü köpeklerin ulumaları engelleyemez.

Bu köpekler ”Kur’an okunurken susunuz” em­rine karşı sağırdırlar. Kıskançlıklarından dolunaya havlar dururlar.

Kur’an’ın manâsını, yine Kur’an’dan sor. Veya Kur’an’a aşık olandan sor.

Ki o, Kur’an’a candan kurban olmuş, ruhu Kur’an’ın kendisi kesilmiştir.

Gülde yağ tamamen mahvolsa, onu ister gül, is­ter yağ diye kokla.

Saman ve arpayla beslenen kurban olur. Hak nuruyla beslenense Kur’an olur.

Yarı tarafın misk, yarı tarafın pisliktir. Pisliği azalt da miski artır.

Beden midesi seni samanlıktan yana çeker, gö­nül midesi ise güzel koku (Kur’an)’dan yana çeker.

Sarımsak yiyenin ağzı koktuğu gibi, uyuşturucu, kullananın tenini ve huyunu kötü yönde etkilediği gibi okuduklarımız bizi daha çok etkiler. Çünkü ye­diklerimiz vücudumuz tarafından dışarı atılıncaya kadar bizi etkiler. Okuduklarımız ölünceye kadar etkilediği gibi öldükten sonraki ahiret hayatımızı da etkiler.

Miden, reyhan ve güllerle ülfet etsin de pey­gamberlerin hikmet ve gıdası feth olsun.

Ey oğul, âlemi ağzına kadar ilim ve güzellik do­lu bir testi bil.

Bu ilim ve güzellik, cana ve tene sıkışmamış olan Allah’ın, güzellik deryasından bir damladır.

MEVLÂNA’DA AŞK VE MEVLÂNA’NIN ALLAH AŞKI

Hakikate, Allah’a ulaşmanın yolu olan bu vasıtaları Mevlâna, bütün bir ihtişamla övmektedir. Kendisi bizzat, Tanrı aşkında öncüler öncüsüdür. Allah, kâinatı zaten ”aşk-ı zâti” sebebiyle oldurmuştur. O’nun en yakınları aşıklarıdır.

Mevlâna, tanınmış mutasavvıflar içinde, aşk sırrını en iyi anlatanların sultanıdır. İşte misal:

Aşk iki âleme de yabancıdır; aşkta yetmiş iki türlü divanelik vardır.

Aşk, pek gizlidir ama, şaşkınlığı meydanda... Padişahların canları bile ona hasret çekmektedir.

Aşk dini, aşk mezhebi yetmiş iki şeriatın da dışındadır. Padişahların tahtları, aşka göre alelâde bir tahta parçasından ibarettir.

Aşk çalgısı, semâ vaktinde şunu çalar: kulluk bir bağdır, efendilik baş ağrısı….

Şu halde aşk nedir? Yoksulluk deryası... Aklın ayağı orada kırıktır. Kulluk da malum sultanlık da ... Âşıklık bu iki perdenin ötesinde gizlidir.

Ey can! Pek sarhoşsun, kendinden geçmiş, perişan ve harap olmuşsun, Âşıksın, sarhoşsun, dilin açılmış... Allah Allah! Sen oluk üstünde bir deve olmuşsun...

Dil, O’nun sırrından, O’nun nazından bahse kalkıştı mı Gök: ”Ey hakikatını güzelce örten Tanrı!” demeye başlar.

Fakat aşkı örtmek nedir? Ateşi yün ve pamuk içinde gizlemektir: Ne kadar örtersek o kadar meydana çıkar. Ben onu örtmeye kalkışdıkça o, bayrak gibi baş kaldırır, işte buradayım, der...

Aşka gelince bütün o sırlar hazinesini taşıyacak kadar başka bir insan olmak zorundadır. Hem de Tanrıyı seven, fakat onun etrafından sevilen (Maşuk) olmanın gerektirdiği şerefe, yüceliğe, temizliğe, üstünlüğe, lâyık ve sahip olmak zorundadır.

Âşık, hakkıyle âşık ise, tam ve kâmil bir Tanrı mazharıdır. Çünkü Allah, kâinattaki her varlıkta bir sıfatı ile fakat âşık’ının gönlünde bütünlüğü ile, bütün sıfatları tecelli etmektedir.

Aşıkların servetle işi yoktur. Âşıklar kârı sermayesiz elde ederler.

Süt emen çocuk, yemekten nasıl zevk alabilir? Perinin gıdası kokudan ibarettir.

Aşkın madeni gönül‘dür. Tanrının tecelligâhı mazharı (belirme yeri) de gönüldür:

“Gönül katresine bir inci düştü ki o inci denizlere değil feleklere (göklere) bile verilmemiştir.“ İnsan gönlüyle insandır, suretiyle (gövde, çehre, görünüş ile) değil. ”Ey surete tapan! Niceye dek bu suret kaygısı? Eğer insan, surette insan olsaydı Muhammed’le Ebucehil eşit olurdu.” Duvar üstüne yapılan insan resmi de insana benzerdi. Bak bakalım suret bakımından nesi eksik? O parlak resmin yalnız gönlü, ruhu, canı eksiktir. Yürü, o nadir bulunan cevheri ara...

Kalemler, sureti övmezler. “Âlim, âdaletli, merhametli” gibi zatına ait vasıfları överler. Zât’a ait sıfatlar cana şule vermektedir. “Cân güneşi göklere sığmaz” dendi.

Âşık fayda peşinde koşmaz, akıl hep istifadeyi düşünür. Bunun için aşk ile akıl birbirine zıttır. Âşık belâ peşinde koşar, çünkü:

“Aşk, o gemiye yüklenen ve geminin ağırlığından fazla olduğu için batmasına sebep olan son yüktür. “

Akıl, asla ümitsizlik yoluna gitmez; âşık lâzım ki o tarafa koşsun. Hiç bir şeyden korkmayan, aldırmayan aşktır, akıl değildir. Akıl faydalanacağı şeyi arar.

MEVLÂNA’DA HZ. MUHAMMED AŞKI

Kendisini “Kur’an’ın bendesi ve Hz. Muhammed’in yolunun toprağı” olarak anlatan Mevlâna, sıradan bir “muhibb-i beşer” veya ”homopolitik” bir şahsiyet değil, bütün insanlığa ümit, müjde ve rahmet kapısını gösteren bir gönül adamı olarak kendisine Hz. Muhammed Mustafa (S.A.V.) efendimizi örnek almıştır. Hz. Muhammed’e olan aşk ve ihtamının ikrar ve tasdiki ile haşr ve neşr olan Mevlâna:

“Men bende-i Kur’anem ager cân dârem

Men hâk-i reh-i Muhammed’i muhtarem”

Mevlâna Şeriat-i Muhammediyyeye tabi bir mümindir. Eserleri de bu şeriata bağlı olanlar için rehber bir kaynaktır. Mevlâna’nın eserlerinde naklettiği her şey tebliğ merkezlidir. Tasavvufi düşüncede Hz. Peygamber “Nûr-i Muhammedî’nin, Hakikati Muhammediyye’ nin” zirveye ulaştığı semboldür. Bu durum Mevlâna için de geçerlidir. Mesnevi’de Hz. Muhammed (S.A.V.) ile ilgili yirmi sekiz adet müstakil rivayetin konu başlığı altında işlendiğine tanık oluyoruz. Buna ilaveten dokuz adet hadis de konu başlığı altında şerhedilmiştir.

Mesnevi’de Hz. Muhammed (S. A. V. )

“Ahmed’in adı bütün peygamberlerin adıdır, çünkü yüz gelince doksan dokuz da bizdedir. “ (Cilt/1/1111. beyit)

“Aşk, denizi bile bir tencere gibi kaynatır; aşk, dağı ezer; kuma döndürür. Aşk, göğü yüz yerden yararlar; aşk, sebebsiz, vasıtasız olarak yeryüzünü titretir. Tertemiz aşk Muhammed’e eş oldu da, Hak, aşk sebebiyle ona” sen olmasaydın dedi.

İşin sonu, özü şu: O, aşkta tekti, o yüzden de Allah onu peygamberler içinden seçti. (Cilt/4 ,1004. beyit)

“Ey güzeller güzeli Muhammed! Kıyamet nerede? diye sorana kendini göster de:”İşte, benim kıyamet”de. (Cilt/4, 1481. beyit)