ALLAH’IM CANA CEFALAR VERDİN

Ey bedenimizin padişahı; ey bize acıyarak, bizi neşelendiren, güldüren aziz varlık!
Ey gözlerimize görüş kabiliyeti veren, ey can gözümüze tutya çeken, parlatan rabbimiz!
Canı parlattın ama ona cefalar verdin, onu deliye, divaneye çevirdin. Bazen onu yalnızlığa aşık ettin. Bazen, bir güzel yüzlünün peşinde koşturdun, üryan düşürdün.
Bazen top olduk, çöğeninin eğri ucuna uyduk, onun önünde başı dönmüş bir top gibi kah neşeye, eğlence yerine, kah belaya, cefaya, derde, ıstıraba doğru yuvarlandık durduk.
Bazen gaflet uykusuna daldırırsın, bazen sebeplere doğru sürersin, bazen de yokluk çölünde bizi süründürürsün.
Bazen yüksek mevki, altın taç sevdasına düşürürsün. Bazen de tutar başına topraklar saçarsın. Bazen kendini kayzer, padişah sanır, bazen de yoksullar gibi yamalı hırkalara bürünür.
Kah diken olur, kah gül! Bazen sirke olur, bazen şarap; kah davulcu olur, davul çalar, kah davul olur, tokmaklar yer.
Bazen acayip bir ağaç gibi elma verir, bazen kabak yetiştirir. Bazen zehir verir, bazen şükür; bazen dert verir, bazen derman.
Hayat ne acayip bir ırmaktır ki, bazen su olur, bazen kan; bazen la’l renkli şarap kesilir, bazen süt; bazen de şifalar veren bal.
Bazen çeşitli reklerden sıyrılır. Hazreti İsanın küpüne girer, bir renge bürünür.
Böylece bazen ‘Allah’ın boyası’ meydana çıkar. ‘Allah dilediğini yapar!’