EY NAZLI DİLBER GÖNÜL YAPMAYA GÖNÜL ALMAYA BAK

Ey perçem, ey yüzündeki ben, ey göz, ey bilezikli nazik ayak! Gidiniz, gidiniz, siz mademki aşık değilsiniz, sizi sevmiyorum, sizi sevmiyorum, istemiyorum.
Siz bu halde iken, aşktan haberiniz yokken, o saçların, o kıvrım kıvrım kaküller nasıl olur da ölüm korkusu ile kıvranacak? O kollar, o kanatlar, nasıl olur da göğe uçup havalanacak?
Ey nazlı, ey nazik gönüllü dilber! Gönül yapmaya, gönül almaya bak! Mal, mülk, altın ve gümüşten ayrıldığın zaman seninle yalnız gönül kalır.
Ne diye kırık dökük bir hale gelirsin, ne diye gönlünü daraltırsın. Ey gönlü iğne gözü gibi daralmış kişi, beli bükülmüş kişi!
Ben gece seni rüyamda gördüm, mest bir halde, hoş bir halde idin. Gökyüzünde gezip duruyordun. Hem de öyle olacak, bu rüya doğru çıkacak.
Gökte hem geziyordun hem de; ‘Ey Zühre yıldızı’ diyordun, ‘Bana bak, beni seyret. Mest bir haldeyim. Senin tesirinden kurtuldum. Artık sen bana bir şey yapamazsın.’
Hem dervişlik, aynı zamanda dert, elem! Şarap da az mı az.
Yürü git, erkekçesine bir ay yüzlüye bir sene olsun hizmet et de şu dertlerden kurtul!