ŞU CANI CANSIZ BIRAKMA

Şu yalancı beye bak! Süslü eğerini vurmuş, ata kurulmuş, gösteriş peşinde. Başına da altınlarla süslenmiş bir sarık sarmış...
O kendini öyle güçlü görüyor ki ölümü bile inkar ediyor da; ‘Ecel neredeymiş, gelsin bakalım!’ diye söylenip duruyor. Ölüm ise; ‘İşte ben buradayım!’ diyor ve altı yönden ona koşup geliyor.
Ecel ona der ki: ‘Ey eşek! Nerede o debdebe, nerede o şatafat, nerede o ihtişamlı yürüyüşün? Nerede o büyük burun, o kendini büyük görüşün? Nerede o kinin, nefretin?’
‘Nerede o etrafını alan güzeller, nerede zevk ve safa, o cümbüşler, o kuş tüyünden yatak, halıyı kilimi kimlere verdin? Şimdi yastığın da toprak, döşeğinde.’
Aşırı derecede yemeyi içmeyi bırak, uyuyup rahat etmeyi azalt! Gerçek dini ara da debdebeden, ihtişamdan, gösterişli merasimlerden uzak, ebediliğe eriş!
Ey ilahi! İnciyi gübre içine düşürmüş zavallı, şu canı cansız bırakma! Bedenindeki canı bilmemezlikten gelip hayvanlar gibi cansız yaşama! Allah’ın verdiği şu ekmeği gübre haline sokma!
Biz inci aramak için şu gübreliğe girmişiz, kapanmışız. Ey kendini gören, kendini beğenen, ey baş çekip gururlanan gafil! Sen de başını, belini bük de inci ara!
Allah erini görünce, insanlıkta bulun, ona yardım et, eziyete, sıkıntıya, belalara uğrayınca sabret, yüzünü büzüştürme!
Ey beden! Benim bu sözlerim, kendimi kınamam içindir. Şiirin başında geçen bey de benim. Bilmiyorum ki ben, ne zamana kadar şundan bundan, iyiden kötüden bahsedip duracağım.