TEBRİZLİ ŞEMS KAYBOLDU

Ey gönül yari; yazıklar olsun!
Bir çok dertlerle, hasretlerle bizi bıraktın gittin!
Biliyorum; bizden ayrılmayı istemedin! Sızlandın, şikayetler ettin; ama faydası olmadı! İnsaf etmeyen, aman vermeyen hükme, emre uydun, geçtin gittin!
Her tarafa koştun; yanımızda kalmak için çareler aradın, bahaneler düşündün! Fakat, bir çare bulamadın, çaresiz bir halde gittin!
Güllerle dolu olan kucağın, ay gibi nurlu yüzün ne oldu? Nasıl oldu da hor ve hakir bir halde bir altına gittin?
Dostların toplantılarından ayrıldın, seninle düşüp kalkanların arasından çıktın da, toprak altına, karıncalarla yılanlar arasına gittin!
O nükteli sözler, o güzel konuşmalar ne oldu? O ilahi sırlara aşina olan akıl ne oldu?
O elimizden tutan mübarek eller ne oldu? Meram bağlarına, o gül bahçelerine giden ayaklar ne oldu?
Nazik idin, latif idin; insanların gönüllerini kazanmasını, insanları sevmesini bilirdin! Şimdi tuttun, insanları sevmeyen, insanları yiyen toprak içine gittin!
Ne oldu? Nasıl bir fikre kapıldın da uzun, sapa, bozuk bir yola düştün gittin?
Sen, ağlaya ağlaya o yola düşünce, gökyüzü gözyaşı döktü; ay da, yüzünü tırmaladı, yırttı!
Gönlüm kanlarla doldu; ne bileyim de, ne sorayım? Bari, sen söyle; acaba uyanık mı gittin?
Mademki bizi bırakıp gittin, acaba, Hakk aşıklarının, ermişlerin sohbetini mi seçtin; yoksa aşktan mahrum mu kaldın?
İnkar ederek mi gittin? Sana sordukları sorulara verdiğin o güzel, o tatlı cevapların ne oldu? Artık sustun, söylemekten vazgeçtin?
Bu, ne biçim ateştir; bu, ne biçim hasrettir? Ansızın yola düşen misafir gibi, hiç haber vermeden çıktın gittin!
Nereye gittin ki, izin tozu bile belirmiyor? Bu sefer gittiğin yol, ne de kanlarla dolu yol ki, kin güderek çektin gittin.