Mevlâna Filozof mudur?

Mutasavvıf, münevver, müeddip, muhaddis, mürşid olmak gibi bir çok vasıfla mücehhez olan Mevlâna'nın felsefeye yaklaşımına değindiğimiz zaman filozof olup olmadığının da cevabını bulabiliriz.

Bütün sufiler gibi Mevlâna Celâladdin de "vahdet"in sırrına ermede gönül ve aşk yolunu tercih etmiştir. Akıl ve kıyas yolunu kısır ve cılız görmüştür. Mutlak hakikate, kuru akıl ile değil ancak gizlilikleri keşfeden gönül aracılığıyla ulaşılır. Mantık ve kıyasın cansız atı yerine vecd, cezbe, istiğrak ve ilham kanatlarıyla ilahi nura ulaşmak mümkündür. İrfanın ufuklarına; tam anlamıyla bakabilen iç dünyasının esrarına varabilen kimse ulaşabilir. Yoksa felsefenin kılı kırk yaran vesveseleriyle, bilginin metotları ile oraya varılmaz. Allah'ın zatında boğulmak isteyen ârif, fikrin alamayacağı o alemde yeniden doğar.

Mevlâna, bu gerceği şu zarif mısra ile söylemektedir: "At ve üzengi, deniz kıyısına kadar gider. Ondan sonra tahtadan bir at gerek. "
Mevlâna bütün eserlerinde aklı (ilâhi aleme kılavuz olarak) küçümsemekte, gönlü ve aşkı yüceltmektedir. Hatta, filozofların uğraştığı "kıyas" ile alay etmektedir.

"Rivayet ederler ki, Padişahın biri, oğlunu hüner sahibi bir topluluğa teslim etmiş ve o topluluk ona yıldız bilgisi, remil ve daha başka şeyler öğretmişti. Çocuk, son derece aptal olduğu halde, bu bilgileri öğrenip üstad oldu.

Bir gün Padişah, avucuna bir yüzük sakladı ve oğlunu imtihan etti:
Gel söyle bakalım, avucumda ne var?diye sordu.
Çocuk:
Elindeki yuvarlak, sarı ve içi boş bir şeydir, dedi.
Padişah:
Alâmetlerini doğru verdin, o halde ne olduğunu da bil bakayım deyince çocuk:
Kalbur olması, lazım, dedi. Padişah:
Aklı hayretler içinde bırakan o kadar alâmeti, bilgi ve tahsil sayesinde söyledin fakat kalburun avuç içine sığmayacağına nasıl akıl erdiremedin? dedi."
Mevlâna akılcıdır, fakat saplantı derecesinde ki aklı değil mutlak hakikate işaret eden aklı külliyi savunur.

"Aklı külli öğretendir, onun yeni bir şey öğrenmesi düşünülemez. Yerle gök arasında olan şeyler ve bütün varlıklar aklı küllün gölgesidir. "

Aklı cüz, yani insan aklı konusunda, görüşü değişir. Günlük hayatta akıl çok önemlidir. "Mesela el, ne yaparsa aklın sayesinde yapar. İnsanda aklın himmeti olmasa, onun organları çalışamaz."

Aklı bir araç olarak gören Mevlâna, tıpkı babası gibi felsefeyi sürekli tenkid eder. Babası Bahaddin Veled'in felsefeci Fahrettin Razi ve ekolüyle mücadelesinin etkilerinden olacak ki filozoflara hep şüpheyle yaklaşmıştır.

Batılı bir çok filozof Mevlâna'nın gönül, aşk ve ilham hikmetlerinden etkilenmişler, fakat onun sufiliğini kendi yaklaşımlarına göre algılamışlardır.

Neticede Mevlâna'nın filozoflukla asla alâkası olmamıştır. Mevlâna'yı filozof olarak görmek O'na karşı vefasızlık olur.

Mevlâna aklı, insanı dinin yoluna kılavuzladığı müddetçe över, ancak ilahi vatanından ayrılmış, ilk Akıl'dan kopmuş bir halde, kendi başına bir gaye olarak o şeytanîdir.
"Bahtı yaver ve talihi kutlu olan bilir ki,
Akıl ve zeka taslamak İblis'tendir, aşk Âdem'den... "
"Felsefe ile uğraşmak, hayvanın içerisinde birkaç gün kalacağı bir ahır inşa etmekten başka bir şey değildir; zira ölüm halinde bütün zahiri ilimler ve bilgiler faydasız olacaktır, sadece manevi yokluk bilgisi işe yarayacaktır. Bütün bilginliğiyle ilahi kelamı yanlış yorumlayan insan, bir sinek gibidir. Onun fantezileri eşek idrarı, yorum ve tasavvuru ise saman çöpüne benzer."298

Mevlâna der ki; Hz. Muhammed(s.a.v) buyuruyor: "Cehennem sakinlerinin çoğu eblehlerdir. " Burada ebleh kelimesi sadece zahiri ilimlerle uğraşanlar manasına gelir, yoksa dini mükellefiyeti tanımayanlar değil. 299

Mevlâna'nın pek severek isimlendirdiği üzere "küçük pinti filozof", sadece duvarda gölge figürleri görür (Mevlâna, Eflâtun'un mağara idesi teorisine gönderme yapar) o, duygularıyla tecrübe edemediği her şeyi reddeder ve Allah'ı mantıkî delillerle ispata çalışır.
Batıda Mevlâna her şeyden önce bir filozof olarak değerlendirilmektedir. Ne var ki Mevlâna'nın ve O'nun bağlı olduğu istemin felsefe ile uzaktan yakından hiçbir ilgisi yoktur.

Hatta Mesnevî'sinde şu hikâye ile filozoflarla âdeta alay eder:

Deveci İle Filozof

Çöllerde avare dolaşan bir filozof, devesi ile yolculuk yapan bir köylüye rastladı. Nereden gelip nereye gittiğini öğrendikten sonra, devenin iki yanına sarkmış çuvallarda neler olduğunu sordu.

Köylü:

- Onların birine buğday diğerine kum doldurdum... diye cevap verdi.

Filozof :

- Buğdayı anladım anlamasına da, kumu niçin doldurdun? diye sorunca Köylü:

- İkinci çuval boş kalsaydı denge bozulurdu! dedi. Filozof gülmeye başladı.

Denge sağlamak için buğdayın yarısını bir çuvala, diğer yarısını da öbür çuvala doldursaydın herhalde akıllıca davranmış olurdun, böylece zavallı devenin de yükünü azaltmış olurdun dedi.

Köylü şaşırmış bir halde filozofa hayran hayran bakarak:

- Sen, padişah yahut vezir olmalısın. Bu kadar akıl ancak onlarda olur dedi.

- Hayır dedi filozof, ben ne padişahım, ne vezir.

- Öyleyse zengin bir tacirsin.

- Ne gezer, cebinde mangırı olmayan meteliksiz bir adamım ben. Bunca hikmetin ve bilginin karşılığı olarak elimdeki şu değnek ve hırpanî kıyafetlerimle gezip dolaşıyorum çöllerde.

Köylü:

- Çekil git başımdan! diye bağırdı. Senin bilgi ve hikmet dediğin şeyin bir faydası olsaydı, önce sana yarardı. Torbamın birinde buğday, diğerinde kum olması, senin içi boş bilgi ve felsefenden çok daha iyidir...