Eserlerindeki Metod

Mevlâna'nın, Hakk'a olan aşkını, yaratıklara olan sevgisini, bilgi ve misyonunu sade bir üslûpla anlatmaya çalıştığına şahit oluruz. San'atı san'at için değil de, halkın anlaması için kullanan Mevlâna'nın, konuşmasıyla yazması, şiiriyle nesri arasında bir üslûp birliği görürüz. Onun her eserinde samimi, inandırıcı, heyecanlı ve içli bir üslûp hakimdir. Ancak onun rubailerinde yakaladığı üslûbu, diğer nazım ve nesir çeşitlerinde sürdürdüğü üslûba göre biraz daha zordur. Bunun için, icaz sanatına fazla yer verilen bu rubailer farklı yorumlara gayet açıktır. Onun gazelleri lirik, taze mâna ve mazmunları içerir. Bu gazellerinde o, irfan, hikmet, aşk temalarını kendine yakışan şairane ibarelerle süsler. Fakat o, bu süslemeyi büyük bir sadelik içerisinde yapar. Bundan dolayı bu gazeller, okuyana yüce bir hâl, derin bir coşkunluk hissi verir.

Mevlâna'nın eserlerinde göze çarpan en bariz özellik külfetsizliktir. O gayet akıcı bir üslûp ve sade bir anlatım yolu benimsemiştir. Eserlerindeki ibarelerin inceliği, sözlerinin güzelliği ile okuyucuyu büyülemeyi başarmıştır. Anlatacaklarını zekice, coşkulu ve sade bir şekilde dile getirir.

Mevlâna'nın çok tatlı ve yumuşak bir söyleyiş tarzı vardır; ama özellikle cahil ve gafillere seslenirken, üslûbu bazen sertleşmektedir.

Celâleddin Rûmî, eserlerinde, bazı terimleri mecâz anlamda kullanmaktadır. Sözgelimi, taklit düzeyinde kalıp hakikate ulaşamamış şeyhi, "köy" kelimesi ile tanıtmaktadır. O, bazen Allah'ı "padişah" kavramı ile niteler. Bunlara benzer terimlerin Mevlâna'nın literatüründe hangi anlamda kullanıldığı bilinmezse, onun edebe, ahlâka, dinî ölçülere ters düştüğü zehabına kapılabilinir.

Metoduna gelince... Mevlâna, düşüncelerini açıklarken, âyetlere sıkça başvurmakta, hadislerden bolca örnekler getirmektedir. Mecazî anlatımlara yer verdiği gibi, anlatılan konunun rahat anlaşılması için, teşbihlere de çokça başvurur. Tabiattan, çeşitli hayvanlardan, böceklerden, bir çok âletten, günlük hayattan, tarihten... somut örnekler vererek konuyu, sade bir anlatımla anlaşılır kılmaya çalışır. Verdiği örnekler gayet rahat anlaşılacak sadelikte olup ikna edici ve bir çoğu öğüt verici niteliktedir. Yine o, aşk hikâyelerine, efsanelere, mesellere, Arapça ve Farsça manzum parçalara, meşhur mutasavvıfların ve büyüklerin sözlerine, arifane nükte ve hikâyelere, halkın inanç ve törelerine sıkça başvurarak konuyu sadeleştirmekte, ona açıklık ve akıcılık kazandırmaktadır.

Mevlâna'nın sohbet, şiir, nesir ve mektuplarında, bilgi ve düşünce yönünden bir tamlık ve bir bütünlük hemen göze çarpar. Onun hiçbir eserinde, bir başka eserindeki fikriyle ters düştüğü görülmez.

Mevlâna, açıklamaları ve verdiği örnekleriyle genelde insanın, özelde ise eşya ve tüm varlıkların Allah ile olan ilişkisini açıklamayı hedeflemekte, dünya ve âhiret birliğinin dirliğinin yolunu anlatmaya çabalamakta; hakkı görmenin, hakla olmanın, yakîne ermenin yolunu göstermeye çalışmaktadır. Binaenaleyh, onun eserlerindeki, özellikle Mesnevî'sindeki bir çok açıklama ve anlatılan olaylar, sonuçta Allah'ın lütuf, rahmet ve güzelliğini hatırlatarak insanı ebedî saadet ve ilahî rahmete ulaştırma hedefine hizmet etme gayesini taşımaktadır. Zaten o, Mesnevi'nin son cildinde bu eserini, "manevî deliller"i içeren bir kitap olarak tanıtır.

Bir takım manevî ince sırları halkın anlayamayacağı veya yanlış anlayabileceği yahut onların hazmedemeyeceği endişesiyle, açıklamaktan kaçınmaktadır: "Nerede bizim delilimizi duyacak kulak, burhanımızı anlayacak akıl?" "Bu söz, çok misâl ister, çok şerh ve izah ister. Fakat avamın anlayışı sürçer diye korkuyorum", "Başka sözlerim de var ama onları söylemeyeyim", "Bu sırlara herkes dayanamaz, başı döner, darmadağın olur gider; bu türlü sırlar halka nasıl söylenebilir? Kalem buraya geldi ucu kırıldı", "...Ben bu sözü kısa kesiyorum, her aşağılık kişi, sırları duymasın diye". Kısacası o, her şeyi, her zaman, her yerde ve herkese açmak istemez. "... Sonra, söylenmesi imkânsız olan başka bir şey daha var ki, onu konuşmak için hem zaman ve mekân, hem de dost ister."

Bazen de anlattığı bir konunun çok uzamasından korkup "Bu sözün sonu gelmez.", "Kendine gel artık, bu sözün sonu yoktur","sözü uzatmak ayıbından korkuyorum" ,"Gel de sözü kısa keselim." diyerek o bahsi orada kesip, başka bir meseleye geçmektedir. Bu hususta onun Divânında göze çarpan en belirgin şey, bendlerin sonunu genelde "sus" diye bitirmesidir.

Yerine ve konusuna göre de bazen o, ağzını yumup sükût etmek istemez ve coşarak her şeyi apaçık sayıp dökmeye başlar.