Doğumu ve Çocukluğu


Doğumu:

Günümüzde Afganistan'ın sınırları içinde olan, o dönem bir Türk şehri konumundaki Belh'te 30 Eylül 1207 tarihinde doğmuştur.
Doğum tarihi hususunda çeşitli rivayetler mevcuttur. Ekseriyetle 1207 tarihi savunulmuştur. Bu hususta en sağlam güvenilir kaynak, Mevlâna ve ailesini yakından tanıyıp takip edenlerin rivayetlerini öğrenmek suretiyle en doyurucu menkibeli biyografya kitabını yazan, Mevlâna'yı en iyi şekilde anlatan Eflakî Ahmet Dede (14. asır)'dir.

Celâleddin namlı Muhammed'in doğumu sancılara gebe bir tarihte gerçekleşecektir. Çağın değil,çağların sancısı ve kaygısının yegane çaresi olmaya namzet "Mevlâna" liyakatını alacak olan Muhammed, bir muştu olarak başta ailesine sonra bütün insanlığa müjdelenecektir.

Bahaeddin Veled, Belh emiri Rükneddin'in kızı Mümine Hatunla evlenmiş, bir yıl sonra da nur topu gibi bir oğlu dünyaya gelmişti. Baha Veled, çocuğun adını Alâeddin Muhammed koydu. Bu oğlundan sonra, ikinci bir çocuğu daha dünyaya geldi.
Baha Veled, yüzünde gün ışığı gibi celâl nurları parlayan bu ikinci oğlunu pek sevmişti.
Lohusa yatağında, şefkat damarlarından annelik sütünü emziren Mümine Hatunun kucağından alarak:
— Mübarek olsun Muhammed Celâleddin. Bu çocuk hiçbir çocuğa benzemez. O'na iyi bak Mümine demiş ve adını böylece "Muhammed Celâleddin" koymuştu.
Muhammed beyaz tenli, maviye çalan renkli gözlü, siyah saçlı bir bebekti. Sütten yaşıtlarına nisbeten daha erken kesilen Muhammed, geceleri uyumak nedir bilmiyordu. Bazen aşırı derecede sessiz, bazen de ailesini tedirgin edecek şekilde acaip ağlayışlarıyla beşikte iken ailesinin dikkatini çekmişti. Annesi husursuz bebeğini susturmak için türküler, ilahiler okuyor "Uyu yavrum, uyu benim mevlânam" derdi. Ne bilsin, Arapça'da "efendim" anlamına gelen bu kelimenin ileride oğlunun dünyaca anılacak ünvanı olacağını.

Çocukluğu:

Geleceğin büyük Mevlâna'sı, küçük Celâleddin böyle bilgin bir babanın ikinci oğlu olarak, annesinin, yetişkin müridlerin terbiyesi altında büyüyor, O'nun her hareketi dikkatle takip ediliyordu.
Sultan'ül-Ûlema Baha Veled'in iki yakın dostu ve müridi Semerkandlı Şerefeddin Lala ve Tirmizli Seyyid Burhaneddin küçük Celâleddin'in terbiyesini üzerine almışlar ve daha beş yaşındayken okuyup yazmayı öğretmişlerdi. Küçük Celâleddin zekâsı ve terbiyesiyle herkesi cezbediyor, omuzlardan omuzlara geziyordu. Bazan babasının medresesine gider, edeple bir köşeye çekilir, söylenen sözleri hayran hayran dinlerdi. Büyük bir teslimiyet içinde, işittiği her sözü tahlil eder, bazan çocuksu gibi görünen sualleri ile etrafındakileri şaşırtırdı.

Mevlâna yaşıtlarına nispeten farklı özellikler gösteren bir çocukluk yaşamıştır. Derin bir bilge olan babasından daha çocuk yaşlarda faydalanmıştır. Eflakî'nin anlattığına göre Mevlâna, daha beş yaşlarından iken çok kere yerinden fırlar ve heyecan geçirirdi. O derece ki, babasının müridleri onu ortalarına almak zorunda kalırlardı. Çünkü onun gözlerine gayb aleminden ruhani suretler ve gizli şekiller görünürdü. Babası: "Bu sana görünenler gayb alemindendirler. Amaçları seni Allah'ın lütuf ve inayetine mazhar etmektir. Onlar o alemden sana görünen ve görünmeyen hediyeler ve armağanlar getirmişlerdir" diye oğlunun gönlünü ferahlatırdı.
Yine bir gün,
ağabeyi ve Belh'in ileri gelen ailelerinin çocuklarıyla toprak damlar üzerinde oynuyorlardı. Bu sırada bir çocuk, küçük Celâleddin'e:
— Gel bu damdan öteki dama atlayalım... dedi. Celâleddin gülümseyerek:
— Hayır, bu iş, kedi ve köpeklerin kolayca yapabileceği bir iştir. Eğer gücünüz yetiyorsa, böyle damdan dama değil, geliniz göklere uçalım, âlemleri seyredelim... diye cevap verdi.
Derler ki, küçük Mevlâna bu sözleri söyledikten sonra bir anda göğe sıçramış, çocuklar korkudan çığlığı basmışlardı.
O, daha çocukken, bu heyecanı yaşıyor, kabına sığamıyordu.