VE ŞEMS...

Hicri 642, miladî 1244 kışının başlarındaki bir günde Konya'ya gelen derviş, her şeyi alt üst edecekti. Babası Azeri Türklerinden Melikdad oğlu Ali'dir. Her şeyiyle çok fakirdi. Zenginlik yalnız isminde vardı: Şemseddin Muhammed b. Ali b. Melakdad Tebrizî idi adı. Artık iyice yaşlanmış olmakla bu tür isimlerden sıkılan tarih, kendisini adı ile Şemseddin olarak ve daha sık da Şems olarak anar...

Kısa zamanda, Şems'in çok kıymetli ve inanılmaz derecede önemli bir kişi olduğu anlaşıldı. Kendisi, isminden de anlaşıldığı üzere, Tebriz'den gelmekte idi. Bir zamanlar şunları söylemişti: "Mektebe giden küçük bir çocuktum ve ağzıma tekbir lokma koymadan otuz kırk gün geçirdiğim olurdu. Peygamber'in hayatının en ince ayrıntısına dalıp, Allah'ın kendi resulüne yaşama lütfunda bulunduğu tecrübeleri öğrenebilmek uğruna ağzına hiçbir şey koymaksızın geçirmiş olduğu kırk gün... Bu suretle, bilgelikte diğer bütün bilgeleri geride bırakmayı becermişti. Çünkü, başkaları, Peygamber'in yedinci kez göğe çıkışında geride bırakmış olduğu geleneği elde etmeye çalışırken; Şems, Peygamber'in kendi içinde yaratmış olduğu gizemin özünü öğrenmiş oldu. Bu durumu idrak ettiğinde de, kendisi için artık ne mekteplere ne de eğitime lüzum kalmıştı. Böylece, koca kitaplar içinde debelenmeleri için ulemaları bir yana bırakarak, dünyayı ve insanları öğrenmek üzere yollara düştü. İçinde mistik ruhun gücü uyanmıştı bir kere. İçi olağanüstü parlaklıkta bir ışık ile doldu. Ve, bir anda, kendi iradesi boyutlara egemen oldu. Kollarını açıyor ve boşluğa atlıyordu... hiçbir kuş onunla yarışamazdı; Boşluğun yukarılarından aşağıdaki toprağın dönüp durduğunu görüyordu ve rüzgara binerek beldeden beldeye seyehat ediyordu. Önlerinden geçtiğinde, müminler huşu içinde yüceliğinden söz ediyorlardı; "O! Şems Tebrizi... Peygamber'in tüm gizemlerini bilen, sen!... Senin adın, cesaretlerini kaybetmiş olanlara ilaç olur!... "
Yine çocukken babası ile birlikte bir dere kenarına varmışlar. Bir tavuğun altındaki yumurtalardan çıkmış ördek yavruları, dereye dalıp yüze yüze karşı sahile geçtikleri halde, tavuk karada çırpınıp duruyor. Bu manzarayı gören, küçük ve mağrur Şemseddin, babasına şöyle demiş:
— Şu hale bak baba!.. Tıpkı, seninle benim aramızdaki hale benziyor. Tavuk karada çırpınıp durduğu halde, yavruları suya dalıp karşıya geçti. Meslekler meşrepler nasıl da ayrıldı, gördün değil mi?

Birgün Şems konuşuyordu: "Allah, her yarattığından üç şey ister: Merbudiyeti, tatmin hissini, belleği. Merbudiyet, onun isteğine bağlılıktır; tatmin, Allah'a yaklaşıp emirleri altına giren her kişinin içinde yeşeren duygusudur; bellek ise, bilgidir" ve, bir başkası söze karıştı: "Sana yaklaşabilmek için, neleri yapmam gerekir?" O da; "Vücudunu bırak ve benimle gel" diye cevapladı.

"İnsanın Allah'ı görmesini engelleyen şey vücuttur; vücut da dört kısımdan oluşur: İlki, en utanmazın bile saklı olarak tuttukları; ikincisi, açgözlülüğün simgesi olan gırtlak; üçüncüsü, servet; dördüncüsü de güç. Kadın arzusunu öldür, açlığını ortadan kaldır, servetini dağıt, bu dünyadaki gücünden sıyrıl ve benimle gel." Bunları söylerken de, çıkınını açıyor ve içinden küflenmiş ekmeğini çıkarıp yemeğe başlıyordu.

Birisi ona sordu: "Nelerdir, senin o gizemli gücünün işaretleri?" Şems cevaplar: "Allah'ın gizemlerini elde etmiş kişiyi diğer kalabalıktan ayıran işaretler üç tanedir: Hayal ve düşün dolu bir kalp, baş eğme duygusuyla dolu bir vücut ve de Allah'a yaklaşabilen göz."

Bir başka konuşmasında da "En büyük ilim gene üç şeyle kaimdir: Konuşan bir dil, şükreden bir kalp ve sabreden bir vücut." Bunun üzerine, dinleyicilerden biri, bir sual sordu: "Peki... en büyük ilim bu ise, en büyük bilge ne olabilir?"

Şems cevaplar: "Buna da cevap vereceğim... En büyük bilginin, yani bilgeliğin üç bölümü vardır: Söz, eylem ve görünüm. Söz, okumuş kimselere aittir; eylem, itaat edenlere; görünüm ise sofilere. Kuru dal suyun üstünde yol alır; kuşlar havada uçar; sofiler ise, bir gecede dünyanın bir ucundan öbür ucuna geçebilirler. "

KIVILCIMIN MEVLÂNA'YA DÜŞMESİ

Geçtiği her yerden, binlerce mümin, kendilerini yollarına alması için diz çöküp yalvarıyordu. Ancak o, yol arkadaşı olarak kimseyi istemiyordu. O, birisini bekliyordu. Ve, o birisi de Mevlâna idi. Bir zaman, ikisi Şam'da buluşmuşlardı. Büyük caminin önünde Şems halka hitap ediyordu. O sıralarda, kuşku ve sıkıntının mengenesine yeni yakalanmakta olduğu için uykusuz geceler geçiren Mevlâna, sesin sahibini dinlemek üzere yaklaştı. Ses, başka bir dünyadan... gizemli bir dünyadan geliyordu. Kökten sarıp sarsan şey, ne sözler ne de anlamdı; konuşmanın tınısı, rengi, korkunç, baştan çıkarıcı, tatlı, herkesi etkileyen... Mevlâna bakışını Şems'e odaklaştırdı... Fukaralığına, ıstırabına ve de görkemine... Şems de ona baktı. Ve o anda bakışları birleşerek içlerinde sonsuz bir ölümsüzlüğün inlemesi oluştu. Şems konuşmasını keserek, Mevlânaya doğru yürüdü. Atın üstündeki büyük zatın elini tutarak: " Ey dünya sarrafı beni bul!" dedi ardından bir hayal gibi kayboldu. Bütün bu olanlar karşısında hayretler içinde kalan Mevlâna, yüreğinde tarifsiz bir yanma hissetti.

Heyecanını yatıştırmak üzere büyük caminin basamaklarına çöktü. Biraz sonra, bu olay silinip unutuldu. Hayallerinin içine esmekte olan fırtına, Mevlâna'yı uzun süre Şam'da tutmadı. Sonra Konya'ya geldi.

Şems'in Arayışı ve Konya'ya Gelişi

Şems, bir hakikat ehli. bir gönül eri arayıp durmada, bunun için uzun yolculuklar yapmadaydı. Gittiği yerlerde hanlarda, kervansaraylarda konaklıyordu. Bazı memleketlerde bir süre oturduğu da oluyordu. Fakat çabuk tanınıyor, etrafını, bir sürü mürid sarıveriyordu. O zaman, durmanın, tehlikeli olduğunu anlıyor, bir fırsatını bulup kaçıyor, başka bir memlekete göçüyordu. Çoğu zaman, Şam'a uğrardı. Şam'da bir hana iner, hücresini sıkıca kilitler, günlerce yalnız başına kalır, kimseyi içeri almaz, kimseyle görüşmezdi. Daima riyâzat yapar, bir somun, bir testi suyla günler geçirirdi. Şam'dayken bir ahçı dükkânına gitmişti. Ahçı, eski müşterisini hemen tanımış, biraz iltimas olsun diye yağlıca bir baş suyu ile sıcak bir somunu eline tutuşturmuştu. Şems, kendisinin tanındığını anlayınca, kâseyi yere koymuş, ellerini yıkamak bahanesiyle dükkândan çıkmış, o gün Şam'ı terketmişti. Bir defasında da Erzurum'a yerleşmiş, mektep hocalığı ile meşgul olmuştu. Fakat kısa bir zamanda halk onu tanımış, etrafını çevirmişti. Oradan da uzaklaştı.
Tebrizli Şemseddin, ulaştığı makam ve mertebelerde durmuyor, daha derin, daha hakikat ehli bir şeyh, daha yüksek bir makam arıyordu. Kendisini makamlara ulaştıracak bir mürşidin sohbetine girebilmek için yıllarca dolaşmıştı. Ona, bu halinden dolayı "Şems-i perende-Uçan Şems", demişlerdi. Durmaksızın geziyor, arıyor, soruyor, "şeyhim" diyenleri imtihan ediyor, aradığını bulamayınca da uzaklaşıyordu. Diyordu ki:
— Büyük şehirlerde oturmak, bir mürşid'in tapusunda kayıtlı olmaktır. Hele bu mürşid'in kuvvet ve sohbeti eksik olursa, bu mıhlanıp kalmanın felâketini siz hayal edin...
Bir zaman, yolu Bağdad'a uğramıştı. Tanınmış sûfilerden Şeyh Evhadüddin Kirmanî'yi ziyaret etti. ne âlemde olduğunu sordu. Şeyh Evhadilddin "Güzellerde Cemâl-i Mutlak-ı görüyorum" mânâsını kastederek:
— Ay'ı leğendeki suda seyrediyorum, dedi. Bu cevap üzerine Şems:
— Ense kökünde çıban yoksa, başını kaldır da göğe bak! O zaman Ay'ı leğende değil, kendi zatında seyretmiş olursun. Bu iş varken ne diye leğenlere abanıp, kendini aradığın şeyin aslından mahrum edersin?
deyince, Evhadüddin, Şems'in ellerine sarıldı, müridi olmak istedi. Şems:
— Bizim sohbetimize dayanamazsın...
cevabını verdi. Evhadüddin ısrar edince, bu sefer Şems sordu:
— Pekâlâ, bir şartla. Bağdad pazarında, halkın karşısında şarap içebilir misin?
— Estağfurullah, bunu yapamam.
— Peki, bundan vazgeçtim, pazardan şarap alır, ben içerken, benimle sohbet edebilir misin?
— Bunu da yapamam..
— O halde uzaklaş erenlerin yanından! Benimle arkadaşlık edemezsin sen.. Şunu da bil ki, ben mürid değil şeyh arıyorum. Hem de rastgele değil... Gerçekten, gerçekleri bilen, olgun bir şeyh, bir mürşid..
Bunu şöyle anlatır:
— Ben kendi diyarımdan, gerçek bir mürşid bulmak amacıyla çıktım, ama ne gezer. Nereye gittim ve kime rastladımsa, hepsi bomboş.. Vardır elbet, âlem bu kadar boş değildir ya, diye düşündüm, ama bulamadım. Bir yerde bir şey söylüyorlardı: Bir şeyh varmış, insana haberi olmadan hırka giydirirmiş, devlet ve saltanat ihsan edermiş. Vefat etmiş ama ben görmedim. İşte hep bu boş sözler... Kâmilce bir şeyh hakkında, sırası gelmişken bir ölçü vermek isterim... İnsana, aleyhinde bir söz nakletseler, kat'iyyen incinmemeli, ona gücenmemeli. Böylesine bile rastlayalamadım. Kaldı ki, bu kadar küçük bir kemâl ile, hakiki kemâl arasında daha nice mesafeler var. Hasılı ben şeyhliğe lâyık kimseyi bulamamıştım.
Bunu şu misalle anlatır:
Bir adam balığı anlatmada, büyüklüğünü tarif etmedeydi.
Birisi:
— Sen balık nedir bilir misin ki, anlatıyorsun? dedi. Adam:
— Nasıl bilmem!.. Yıllarca deniz seferlerinde bulundum.
— Anlat bakalım, nasıl? Adam anlatmaya başladı:
— Balığın deve gibi iki boynuzu vardır..
— Sus, yeter artık. Sen evvelâ öküzle devenin farkını bilmiyorsun. Kaldı ki balığı tarif edeceksin.
Belliydi ki Şems, bir tekke sahibi sözüm ona şeyhlerden olmak istemiyordu. Birçok şeyhleri denemiş, onların şeyh değil, mürid bile olamayacaklarını görmüştü. Şöhretin, malın, mülkün, kâr değil, zarar getireceğini, dünyaya çivileyip kalacağını biliyordu. Halk, devamlı harpler, yağmalar yüzünden dünyasından bezmişti. Bu dünyada bulamadığı huzuru hiç olmazsa öte âlemde aramak için maneviyata yönelmiş, tasavvufa meyli artmıştı. O'nun bu temiz duygularını istismar edenlerden, ben böyleyim, ben şöyleyim diyenlerden nefret ediyor, memleket memleket dolaşıyor, gerçek bir şeyh, bir mürşid arama yolunda, yıllardan beri koşuyordu.
Yaşı altmışa ulaşmış, siyah sakalını beyaz teller bezemişti. Sırtında keçeden bir cübbe, elinde bir alem, başında da kalpağa benzer bir külah vardı. Bazı hallerde işçilik yapar, sırtında taş çeker, birkaç mangır alır, maişetini temin ederdi. Kimseden bir şey talep etmez, kimseye yük olmazdı. Çoğu zaman aç kalır, nefsiyle alay ederdi.
Şems, Anadolu'yu bu halle geziyor, birer ikişer gün şehir ve kasabalarda konaklıyordu.
Bir seyahati sırasında yolu Konya yakınlarındaki Aksaray'a uğramıştı. Münasip bir han bulamadığı için mescidde gecelemeye karar verdi. Mescide gelip bir köşeye büzüldü. Yatsı namazından sonra, müezzin kapıyı kilitleyeceği zaman Şems'i gördü, sert bir dille çıkıştı:
— Hey, kimsin sen? Çık buradan, git başka bir yerde pinekle.. Şems:
— Beni bu gecelik mazur gör. Garip bir yolcuyum. Yatacak yerim yok, sizden hiçbir şey istemem. Müsaade et de şuracıkta geceyi geçireyim, dedi.
Müezzin büsbütün kızdı. Bağırıp çağırmaya, acı sözler söylemeye başladı. Şems incinmişti, dayanamadı:
— İnşallah dilin şişer!
diyerek uzaklaştı. O anda müezzinin dili şişmeye, boğazını tıkamaya başlamıştı. Hırıltılara, imam yetişti:
— Ne var, ne oluyor?
diye sordu. Müezzin, eliyle uzaklaşmakta olan Şems'i göstererek güçlükle:
— Beni bu hale getiren O.. Koş O'ndan af dile. İmam koştu. Şems'i yolda yakalayarak:
— Aman efendim, o miskin müezzin, sizin kim olduğunuzu bilememiş, kusuruna bakmayın, onu kurtarın...
diye yalvarmaya başladı.
— İş işten geçti artık. Hüküm Allah'ındır, ben birşey yapamam. Yalnız, onun imânla ölmesi, âhiret azabını görmemesi için dua ederim..
Ve yoluna devam etti. İmam geri döndüğü zaman müezzin çoktan ölmüştü.
Şems Konya'ya doğru gidiyordu.
O'nun Konya'ya gelişi sebepsiz değildi. Her gittiği yerde kendisine Mevlâna'dan bahsedilmiş, onun Konya'ya yerleştiği söylenmişti. Bir defasında:
— Allah'ım beni dostlarımla buluştur, görüştür,
diye sabahlaradek niyazda bulunmuş, bu hal ile uyuyakalmıştı. Rüyasında bu arzusunun yerine getirildiği, ancak Anadolu illerine gitmesi gerektiği bildirilmiş, buna karşılık kendisinin ne bağışlayabileceği sorulmuştu. Şems:
— Başımı!..
diye cevap vermiş, uyanınca, hemen yola düşmüştü. Anadolu'yu gezdikçe, Mevlâna'nın adını, şöhretini duyuyordu. Kararını verdi, Konya'ya gidecekti. Eğer aradığını bulursa mesele tamamdı. Bu niyetle yola düştü.

KIVILCIMIN ATEŞE DÖNÜŞMESİ (30 Kasım 1244)

O mübarek, o bilge Mevlâna hiç kimseden en ufak yardım görmeyen bir insandı. Ve, Şems uzak yörelerden, yardımcısı ve onun koruyucusu olarak geldi. Ne var ki, Şems'in kendisi de Mevlâna'ya muhtaçtı. Yazgının ayarlamış olduğu belde... Ve, zamanın tarihçilerinin yazdıklarına göre, iki erkeğin ilk karşılaşmalarında, Mevlâna, içinin bir alevle kavrulduğunu hissetmişti. Aynı anda Şemseddin'de de, gücünün kendisini terketmekte olduğunu, kendi öz varoluşunun sevgi denen o mucizenin içinde eriyip kaybolduğunu anlamıştı. Otuz Kasım bin iki yüz kırk dört. Birisi Mevlâna'yı kurtarmıştı; o, Tebrizli Şems idi. Birisi de, Şems'i kurtarmıştı; O, Horasanlı Mevlâna Celaleddin-i Rûmî idi.

Bu rastlaşmanın altında çok önemli bir gerçek yatmaktadır. O da, insanın kurtuluşunun, ancak, başka bir insan tarafından gerçekleştirilebileceğidir. Şefkat, o tatlı sevgi! Zamanımızda dostluk kavramı yozlaşmış, anlamını yitirmiş boş bir kelimeden başka bir şey değildir. O zamanlarda, halâ insanlar birbirlerini sevebilirlerdi; birbirlerine kalplerini açabilir, dostları yanlarında olmadıkça ve dostun yakınlığını duymadıkça ruhlarının boş ve yetim kaldığını söyleyebilirlerdi.

Bu iki erkek arasındaki dostluk, tahmin edilebileceğin aksine, kolay kurulmadı. Önce pek çok şeyin değişmesi, hatta kaybolması gerekiyordu. Sonra Şems'in de Mevlâna'nın da birbirlerini yenmeleri gerekirdi... Her ikisinin de kendilerini yenilmiş olarak görmeleri gerekiyordu; o durumda, her ikisi de başarılı sayılacaktı.

Şems, Şekerciler Hanı'nda bir oda kiralıyarak on iki gün boyunca oruç tutup dua etti.

En sonunda odasından çıktığında meczup görünüşlü misafiri için endişelenen ev sahibi, usulca sorgulamaya başladıysa da Şems, insanların eleştirilerine alışmış olduğundan zengin bir tüccarmış gibi davrandı.

"Ve buraya satın almaya gelmiş olduğunuz şey?..." diye sordu ev sahibi, Şems'in giydiği paçavralara şüpheyle bakarak:

"Bir elmas," dedi Şems.

"Öyleyse yanlış şehre gelmişsiniz dostum. Burada pirinç ve gümüşümüz vardır. Ayrıca şehrimiz, dokumacıları ve de altın işçiliğiyle de ünlüdür. Çarşıda lacivert taşı, inciler ve damarlı akik de bulabilirsin. Ama burada hiç elmas yoktur."

Şems hiddetlenip, "Eşsiz bir elmas gözlerinizin önünde ve siz camdan başka bir şey görmüyorsunuz!" dedi. Sözlerini bitirip başını kaldırdığında, hanın açık kapısının önünden bir katırın üzerinde Şeyh cübbesi içinde geçen bir adam gördü. Etrafında yaşlı adamlar, çocuklar ve hatta kadınlar toplanmışlardı.

"Hemen söyle be adam, kimdir bu?" diye sordu Şems.

"O Baha Veled'in oğlu Mevlâna Celaleddin'dir; Allah onu korusun."

Şems şöyle bir irkilip "İşte bulmaya geldiğim elmas bu" dedi.

Şems dar sokaklarda ilerleyen, ilerledikçe de fark edilip katılan insanlarla büyüyen kalabalığın peşine takıldı. Şöhreti büyük olan yol göstericinin halka vereceği vaazın kaçırılmaması gerekiyordu.

Cemaatin önünde Mevlâna'nın sarığının arkası görülebiliyordu: Kumaştan sanki bir ışık hüzmesi yayılıyordu. Eğer çağırsa dönüp arkasına bakıp kendisini göreceğini ve böylece Mevlâna'nın eyerden kollarına düşeceğini biliyordu ama kendine hakim oldu. Dostların, birlik sarayına kol kola yürümeye başlamadan önce muhabbet holünde buluşmaları gerektiğini biliyordu.

Kalabalığı yarıp katırın yanına ulaştı. Mevlâna, düşüncelerinin için de kaybolmuş, çevresinin farkında değildi. Şems, katırı çeken yaşlı adamın elinden yuları çekip alarak hayvanı durdurdu. Yaşlı adam karşı çıkmaya çalıştıysa da Şems'den gelen eritici bakış onu susturmaya yetti.

"Sen, âlimlerin Sultanı Baba Veled'in oğlu Mevlâna mısın?"

Mevlâna şaşkınlıkla, karşısında çakmak çakmak gözlerle duran perişan görünüşlü adama baktı. "Benim" diye mırıldandı.

"Söyle bana içlerinden hangisi daha büyüktü; ermiş Bayezid-i Bistami mi, yoksa Hz. Muhammed mi?"

Mevlâna, katırı öne doğru mahmuzladı: "Nasıl soru bu? Hiç şüphe yok ki Hz. Muhammed büyüktür."

Şems, yaşlı adamın yuları almasına izin verdi ve topluluk tekrar yola koyuldu. Oysa Şems daha sözünü bitirmemişti. Mevlâna'nın arkasından bağırdı. "Peki Hz. Muhammed daha büyükse neden seni bilmem gerektiği gibi bilemedim" dedi de Bayezid "Zafer benimdir! İtibarım ne büyüktür. Çünkü sadece Hakk'la doluyum" dedi!

Katır durdu ve Mevlâna eyer üzerinde geri döndü. Kaşlarını çatıp bir süre düşündü. Bu adamın ona nereden tanıdık geldiğini hatırlamaya çalıştı. Daha önceden karşılaşmışlar mıydı?

Mevlâna'nın soruya ilk cevabı kendiliğinden gelmişti ama bu sefer dikkatle düşündü: "Hz. Muhammed halâ Allah'ı arıyordu. Ve bildikleri durmak için ona yeterli gelmiyordu. Bayezid ise Allah'ın içinde kaybolmuştu. O vardığını sandı ama varmak diye bir şey yoktur."

Dilini şaklatıp katırı öne sürdü ve bir kez daha katır kalabalığın içinde kayboldu. İyi bir cevap, diye mırıldandı Şems.

Topluluk, Karatay Medresesi'ne ulaştı ve Çinili Kubbe'nin kapladığı mekanın bir kenarına ilişen Şems, Mevlâna'yı incelemeye başladı. "Böylesi genç bir adam! Ve cübbesinin içinde nasıl da ciddi!"

Medrese beklenti içerisinde titreşiyor, kısık seslerin uğultusu duvarlardan yankılanıyordu. Kubbenin ortasındaki fenerden bulutsuz gökyüzü içeri süzülüyordu. Hemen, altında geceleyin yıldızlar alimi tarafından yıldızları izlemek için bir ayna gibi kullanılan sığ bir havuz bulunuyordu.

Bir öğrencisi Mevlâna'nın önündeki masaya bir takım kitaplar bıraktı ve herkes yerini aldı.

"Bağışlayan ve esirgeyen Allah'ın adıyla..." diye söze başladı Mevlâna.

Mevlâna, konuşmasının sonucu olarak Kur'an'dan, bir ayet seçti: "Söz esasında onların karşısında doğruluğunu kanıtladı ama onlar inanmıyorlar. "

Mevlâna'nın konuşması ağaçların hafif bir rüzgar karşısında kıpırdanması kadar yumuşak, sözleri gösterişten uzak ve zarif, kabalığa kaçmadan sade olmalarına karşın, Şems'e bir devenin homurdanması gibi geliyordu. Kulaklarını kapatmayı denediyse de o güzel ağzın açılıp kapanışı onu iyice çileden çıkarttı. Sonunda artık dayanamadı.

Ayağa kalkıp Mevlâna'nın önünde dizili duran kitapları işaret ederek, "Bunlar nedir?" diye kullanılmamaktan çatlamış sesiyle sordu.

Mevlâna bakışlarını, çinili kubbeden, bu yabancıya doğru indirdi. Mürşitlerinin yanında diz çökmüş iki müridi kalkıp bu dilenciyi dışarı atmak için hareketlendiler ama Mevlâna onları durdurdu. Mevlâna yine bu yabancıyı daha önce nerede gördüğünü hatırlamaya çalıştıysa da gördüğü tek şey pejmurde kılıklı, karmaşık saçlı bir adamdı. Bir melameti olduğu sonucuna vardı.

"Sen anlayamazsın" dedi Şems. Yarı acıyla, yarı iğrenmeyle söylendi. Cemaatin arasından onları iterek ve ayaklarına bastığı insanların sözlerini duymazlıktan gelerek geçti. Mevlâna'ya yaklaştığında endişelenenlerin sesleri yükseldi. İki müridi kendi hayatları pahasına onunkini korumak amacıyla Mevlâna'nın önünde durdu. Bir an düşündü, sonra kitapları masanın üzerinden alıp koltuğunun altına yerleştirdi. Ve dönüp ortadaki havuza doğru ilerledi.

Şems havuza girip de paha biçilmez kitapları birer birer suya bırakmaya başlayınca, Mevlâna "Bu ne?" diye bağırdı.

"Sen anlayamazsın," diye cevap verdi Şems.

"Dikkat et yabancı! Elinde paha biçilmez hazineler tutuyorsun. Altın, varak ve parşömen onların en değersiz yanlarıdır."

Ancak Şems onu dikkate almadı. Kitapları bir bir suya bıraktı. Topluluktan gelen bir gürleme sesiyle beraber, üç kişi suya atlayıp kitapları Şems'in elinden almak için itişmeye başladılar, ama Mevlâna'dan gelen sert bir haykırış, onları durdurdu.

"Bu adamın bir meczup olduğunu düşünmüştüm, ama şimdi görüyorum ki esas çıldırmış olan benim müritlerim. Burası kutsal bir mekan, kavga edip tartışabileceğiniz bir pazar yeri değil."

Müritleri havuzdan çıkıp Şems'i yalnız bıraktılar. "Güzel konuştun Mevlâna," dedi derviş. Havuz, kitaplardan akan mürekkeple maviye boyanmıştı. Şimdiden sayfalardan bazıları ciltlerinden ayrılmış suda yüzüyorlardı.

Mevlâna harap olmuş kitaplara bakıp, onların kendisi için ne kadar önemli olduğunu düşününce gözünden yaşlar boşandı. Onlar Allah'a ulaşan merdivenin özenle, yıllarca acı çekişle çabayla şekillenmiş basamaklarıydılar. Madde, Arş-ı âla'ya ancak bu yapıtlar kadar yaklaşabilirdi. Eğer Mekke'nin dışında herhangi bir Kabe varsa o da bu asil metinlerin sayfalarının içindeydi.

Mevlâna'nın akan yaşları Şems'i kendine getirdi ve kalbi yumuşadı. "Bunlardan hangisi senin için en değerlisi?"

Cevap vermekten aciz kalan Mevlâna başını salladı. Şems durup kitaplardan birini sudan aldı. "Attar'ın kendi elleriyle sana vermiş olduğu Esrarname mi?" deyip kitabı Mevlâna'ya uzattı. Mevlâna yutkundu. Kitap kuruydu. Üzerindeki tozlar bile kuruydu.

"Belki de üzerinde o kadar uzun zaman incelikle çalıştığın Maarif'tir."

Mevlâna kitabı eline aldı, o da kuruydu. "Mucize!" diye bağırdı biri. Kitapların her birini sanki kitaplığın rafından alınmışcasına kuru olarak havuzdan çıkarmıştı. Mevlâna, gözleri yabancının gözlerine dikili öylece kala kaldı.

"Ermişliğe giden iki yol vardır." dedi Şems. Kitapları işaret ederek, "Biri uzun yol," deyip ardından ekledi: "Biri de kısa yol."

Mevlâna bir çığlıkla geriye doğru bir adım attı. Önce ayaklarına, sonra da gözlerine baktı. Dervişin kara gözleri ne olduğu belirsiz bir ateşle yanıyordu. "Neymiş o kısa yolun adı?" diye sordu Mevlâna.

"Sevginin yolu."

"Peki ben nasıl öğrenirim o yolda yürümeyi?"

"Sevgi, ders alınarak öğrenilmez."

Yine o ateş görüntüsü ortaya çıktı. Mevlâna etrafındaki insanların yüzüne baktı. Ama hiçbiri alevleri göremiyordu. "Sen yakılmayı bekleyen bir lambasın," dedi Şems. "Ben de alevim. Artık kitapları bırakıp benimle gelme zamanıdır. "

Bu zat, Mevlâna'nın beklediği, onu yolculuğunun son aşamalarına ulaştıracak mürşitti. Bu yüce insanın dizlerini öpmek için eğildiyse de Şems ellerinden tuttu. "Artık mürşit ve mürit yok. Sadece Allah'ın karşısında secde edeceğiz. "

Bu sözleri söyledikten sonra Mevlâna'yı bağrına bastı. İki adam ayrıldıklarında gözleri yaşlardan sırılsıklamdı. Mevlâna'nın müritleri, medreseden kol kola birbirlerine kaynamış gibi çıkan iki yüce insanı şaşkınlıkla seyrettiler.

Şems ile Mevlâna'yı Koparma Çabaları

Yakınları, arkadaşları, dostları, müritleri, gizledikleri endişelerini seslendirmeye, dillendirmeye başladılar yavaş yavaş. Mevlâna onları hepten terk mi etmişti? Çobansız kalmış sürü gibi nereye gideceklerini bilemiyorlardı. Hatırı sayılır kişiler araya konuluyor, elçiler gönderiliyor, Mevlâna'da bir anlayış nişanesi, bir insaf işareti arıyorlardı. Tasavvuf geleneğine göre nefsin terbiyesi, şahsiyet gelişimi, ancak büyük şeyhlerle birlikte bulunarak gerçekleştirilebilirdi. Tek beslenme kaynakları, tek moral güçleri olan Mevlâna'ya bu yüzden yalvarıyor, "Kendine gel, eski Celal ol, bu garip adamı başından sav, medreseye dön" diyorlardı. Mevlâna ise gelenlere şu anda yalnız Allah'a Şems'e karşı mes'ul olduğunu söyleyip, "Celal'i mezarlıkta arayınız" diyordu.

Mevlâna'nın oğlu Sultan Veled, bu esnada halkın içinde bulunduğu psikolojik gerginliği ibtidaname adlı eserlerinde uzun uzun anlatır: "Hepsi de kınamaya koyuldu. Gerçekten haberleri olmayan ve bir sürüye benzeyen o müritler, birbirlerine; Neden Şeyhimiz onun gibi birisine kapılsın da bizden yüz çevirsin? Hepimiz kişizadeyiz, ona köleyiz, aşığız.
Ondan birçok keremler gördük. Gördüklerimizi az kişi görmüştür. Her kulak öyle sözler duyamaz. Doğan kuşu gibi avlandık, ona birçok avlar getirdik. Mevlâna bizim yüzümüzden tanındı. Dostu sevindi, düşmanı kahroldu. Bu böyleyken, kim oluyor bu Şemseddin ki, şeyhimiz ona alındı, yüzümüze bile bakmıyor. Artık yüzünü göremez olduk. Büyücü müdür nedir? Sihirle kendisini Şeyhe sevdirdi. Ne aslı belli, ne nesli. Nereli olduğunu bile layığıyla bilmiyoruz. Halk vaazdan mahrum oldu, kutlu talihimiz döndü".

Mevlâna ve Şems bu sözlerle ilgilenmiyor, bu sözlere kulak asmıyorlardı. Zaten aşılması, verilmesi gereken sınav da dışarıdaki görülen ve duyulan alemi umursayıp umursamama sınavıydı. Bunlardan en çetini Şems'in, Mevlâna'dan şarap testisini çarşı ortasında başının üstünde taşımasını istemesi olmuştur. Mevlâna, nakledilen odur ki, bu endişelere kapılmadan çarşıya koşar ve halkın taaccüp ve hayret dolu nazarları arasında şarap testisini Şems'e getirir. İslam'ın izzet ve şerefini koruyan adam, çarşı ortasında döke saça şarap testisi taşıyordu. Bu gerçekten göze alınması çok ağır bir sınavdı. Bu ve bunun gibi, sosyal baskıları kırmak, görüntüyü aşmak, korkulardan arınmak yolundaki imtihanlar birbirini izledi. İnsan yalnızca Allah'tan sakınmadıkça hakiki imana eremezdi. Bunun dışında duyulan en ufak endişeler dahi kalpdeki siyah noktaları arttırır ve kalbi köreltirdi. Şems ise Mevlâna'nın kalbini saf bir ayna kılmaya ve orada alemler kurmaya çalışıyordu. Fakat bu sembolik olayların dozu yükseldikçe içten içe kızışan, kaynayan, zevahire kapılan insanlar, Şems'e alenen saldırmaya başladı. Hatta yüzüne karşı söven, kılıçlarına davrananlar oldu. Şems'in Konya'yı terk etmesini hatta Şems'in ölmesini isteyenler vardı.

Giderek iş çığırından çıkmaya başladı. Şems dışarı çıkamaz olmuştu. Hayatı tehlikedeydi. Huzuru kalmamıştı. Bir gece ansızın, geldiği gibi kimseye görünmeden, Mevlâna'ya duyurmadan ortadan kayboldu.

Şems ve Mevlâna'nın İlk Ayrılıkları

Şems'siz bir hayat olabilir miydi? Mevlâna artık Şems'siz olabilir miydi? Hava kadar, su kadar muhtaçtı ona. Şems yıllarca beklediği kurtuluş muştucusu, gönlünün hızırıydı. Onun işlerindeki sırrı, ancak o bilebilirdi. Hızır'la yolculuğa başka kimin aklı ve gönlü dayanabilirdi ki... Şems gönlünün Yusuf'u olmuştu. Ne zahmetlerle kuyudan çıkardığı Yusuf'u, onun güzelliğini, ancak Yakup bilebilirdi.

Şems gidince üstadlarına, şeyhlerine yeniden kavuşacaklarını, herşeyin yine eskisi gibi olacağını zannedenler, bu çökmüş adam karşısında aciz ve çaresiz kaldılar. Şeyhlerinin gözlerindeki ışık sönmüş, yerine boş, sabit ve anlamsız bir bakış yerleşmişti. Ne gecesi kalmış, ne gündüzü. Kafasında tek bir düşünce vardı: "Onu bulmak, Şems'e yine kavuşmak..."

Öğrencilerine Konya'nın altını üstüne getirtti. Her köşe bucak arandı. Kendisi tekrar tekrar odalara, dolaplara baktı. Ne yaptığını bilmez bir haldeydi. Yalnız şuursuzca arıyordu. Acı içinde etrafındakilere Şems'e yaptıkları insafsızlıkları hatırlatıyor, onları suçluyordu.

Mevlâna, beşeri sevgilerin çok fevkinde ulvi bir sevgiyi Şems'in görüntüsünde yakalamıştı. Aşması gereken son görüntü Şems olacaktı. Ancak şu anda bu görüntü onun tek güç kaynağı, tek aşk kaynağıydı. Zaten aşksız kalp, ölü bir kalpti. Cansız kuru bir yapraktı. Canların öz suyuydu aşk.

Sonunda çilehanede inzivaya çekilir ve halktan büsbütün elini çeker. Duyduğu ızdırapla kendi kendine bir çocuk gibi çaresiz göz yaşları dökmeye, dilinden yakıcı hasret şiirleri akmaya başlar.

Bu yakıcı, kavurucu şiirler, çevresindekileri de tesiri altına alıyor, şiirler elden ele dolaşıyordu. Mevlâna bu dönemde yazdığı şiirlerini "Hamuş", "Sessiz" diye imzalar, sonradan "Divân-ı Şems" adını verdiği eserine alır. Bu şiirler Mevlâna'nın Şems'e kavuşma iştiyakını ve çaresiz çırpınışlarını çok iyi anlatır.

"Ey dinin övündüğü Tebrizli Şems, bir kere daha şu seferden dön, gel Allah aşkına. Biz tek bir aşka, senin aşkına tutulmuşuz, yalnız o aşkla oyalanmadayız. "

"Tellal, nerde bir topluluk varsa bağır, hiç kaçan bir kul gördünüz mü?"

"Gel gel ki ayrılığında ne akıl kaldı, ne din. Şu yoksul gönülden karar da gitti, sabır da. "

Bu ayrılık her yönüyle bir dersti. Şems onu görüntüler dünyasından azad etmeye çalışıyordu. Şems'in görüntüsü üzerinden duyulan bu ilahi aşkta da bir gün, Şems'in görüntüsü kalkacak ve hakikat ayan beyan olacaktı.

Sonunda Mevlâna'nın kararlılığını, çıldırtıcı sessizliğini gören halk, ona hepten kaybetmektense pişmanlıklarını arz ederek geri adım atmaya karar verirler. Aralarından bir sözcü olup biten taşkınlıklar için özür dileyip, Eğer Şems dönerse onu kabul edeceklerini bildirirler.

Konya'ya bir mektup ulaşır. Mektup Mevlâna'ya idi ve Şems'ten geliyordu. Şems iyi olduğunu ve Şam'da bulunduğunu bildiriyordu. Mevlâna'nın yüzüne aylar sonra bir aydınlık gelir. Nihayet bu güneş tutulması bitecektir. Oğlu Sultan Veled'i çarçabuk topladığı yirmi kişilik bir heyetle Şam'a gönderir.

Şems'in Konya'ya İkinci Kez Gelişi

Sultan Veled, Şam'da Şems'i buldu ve ona Mevlâna'nın özleyiş dolu satırlarını sundu.

"Yollara sular serpin, işte sevgili geliyor.

Bahçeye müjde verin, bahar kokuları gelmede.

Sevgiliye, o ayın on dördüne yol verin,

Nurlar bağışlayan yüzünden ışıklar saçarak geliyor"

Ve ufukta Şems göründüğünde üzüntüler, kederler uzaklaşıp gitti. 8 Mayıs 1247'de Şems'in kıvılcımlar saçan meydan okuyucu gözleriyle Mevlâna'nın ayrılık hüznüyle çökmüş gözleri tekrar buluştu. İki dost, iki büyük okyanus tekrar kavuştu. Şems'i karşılayanlar arasında beyler, müritler, fütüvvet erleri hazır bulundu. Mevlâna hepsini bağışlamış, onlar da pişmanlıklarının göstergesi olarak Şems'in karşılanmasında hazır bulunmuşlardı. Aslında bu onlar için çok zordu. Şeyhleri, üstadları Mevlâna için Şems'i yeniden kabullenmeye çalışacaklardı.

Mevlâna da, Şems de okyanustu. Ama birinin suyu acı, diğerininki tatlıydı. Şems yok etmeye, yıkmaya gelmişti. O yok edecekti ki, Mevlâna yeniyi, o yokluğa imâr etsin. Tutunacak dallar kırılmalıydı ki, Mevlâna yalnız Hakk'a tutunsun.

Onu sıradan bir insan gibi yargılamak haksızlıktı. Onu günün değer yargılarıyla mahkum etmek yanlıştı. Mevlâna da elbet bunu çevresine anlatmaya çabalamış, "o bizim ölçülerimizle değerlendirilemez" demişti.

Mevlâna, Şems'in tekrar gitmesini gerektirecek bir olay yaşanmaması için elinden geleni yapmaya çabalıyordu. Şems'e daha yumuşak olması için yalvarıyor, ama o, "Onları tatlı sözler ve iyi davranışlarla memnun etmek benim görevim değil. Ben güneşim, insanları yaktığım için nasıl suçlanabilirim?" diyor, üslubunun değiştirilemez olduğunu anlatan sözler söylüyordu. O, sözü eğip bükmüyor, doğrudan konuşuyordu. Bu durum en alt sınıftan en üst sınıfa değin herkeste bir tepki doğruyordu.

Bu gerginliğin ortasında beklenmedik bir olay gerçekleşir. Mevlâna, Şems'i evlatlığı Kimya ile evlendirir. Bu evlilik belki Şems'in evli barklı saygın bir insan olarak bilinmesini temin etmek için, belki de Şems'i Konya'ya bağlamak içindi. Ancak kaynaklar Şems'in Kimya'yı çok sevdiğini; fakat evlilikten kısa bir süre sonra Kimya'nın vefat ettiğini nakleder. Bu ölüm, Şems için çok sarsıcı olur. Eskisinden daha taşkın ve asabi bir hale bürünür.

Mevlâna'nın oğlu Sultan Veled, babasının çizgisinde ilerleyen, onun emirlerinden ayrılmayan, her zorlukta ona yardıma koşan hayırlı bir evlattı. Babasına hizmette asla kusur etmedi. Öyle ki babası, Şems'i Şam'dan alıp getirmesini söylediğinde derhal yola çıkmış, Şems'i bulup dönmeye ikna etmiş ve yolculuk boyunca Şems'in atının yularından tutup, bütün ısrarlara rağmen ata binmemiştir. Onca yolu, babasının Şems'e olan sevgisi ve bağlılığına hürmeten yürüyerek aşmıştır.

Mevlâna'nın küçük oğlu Alaeddin ise Sultan Veled'den çok farklı bir mizaca sahipti. Mevlâna, iki evladına aynı ilgi ve sevgiyi gösterdiği halde, Alaeddin asi ruhlu, ele avuca sığmayan hercai bir delikanlıydı. Şems'e karşı olanlarla birlik olup babasına ve Şems'e cephe almaktan geri durmamıştı. Şems'le birkaç kez yumruklaşmaya varan tartışmalar yaşamıştı. Babasından, evli olduğu halde ailesinden sık sık uzaklaşıyor, yakınlarını üzüyordu. Mevlâna'nın oğlu Alaaddin'e yazdığı dokunaklı mektuplardan birinde Mevlâna, oğluna şöyle seslenir;

"Gelip geçici vefasız dünyanın hevasına kapılmak, erlikten ayrılıp dostların gönüllerini yaralamaya değmez. Allah izin verir, dilerse, oğlumun gözünden aldanış perdesi pek çabuk kalkar da anlar. Çünkü at koşturduğun, atını sakladığın yerde görünen seraptır; su değil. Senin gibi çokları o yana at koşturdu. Vardıkları zaman gördüler ki orada su yok. Binek de susuzluktan helak oldu gitti; binen de anladı ki Basra yıkılmadan dizgin kasmak gerekmiş. Bunu bilselerdi, bütün ahmaklar, dizgin kasarlardı. Yapma, yapma, yapma, yapma, yapma, yapma vesselam."

Alaaddin'in tehlikeli davranışlarının sonucundan hep korkuyordu.O, çok sevdiği iki insanın birbirlerine kinle baktığını gördükçe kahroluyordu. Ama ikisi de diş geçirilemez iki kaplan gibiydi.

Şems'e karşı düşmanlık yine büyüyordu. Konya üzerindeki ağır, sıkıntılı hava artıyor, kara bulutlar gökyüzünü sarmaya başlıyordu. Konya, içindeki bu öfkeyi, bu safrayı kusmadıkça rahatlayamayacak, ortalık durulmayacaktı. Gönüller iyice daralmış, Şems'in gölgesi ufuklarını kaplamıştı. Tek bir düşünceleri vardı, bu gölgeden kurtulmak... Şems'i sürgün etmek çözüm değildi. O hayatta olduğu müddetçe şeyhleri ondan vazgeçmezdi.

Özellikle oğlu Alaaddin, iki yıldır hayatlarına girerek kaç kuşaktır devam eden aile saygınlıklarına gölge düşüren Şems'e engellenemez bir öfke duyuyordu. Dedesi Bahaeddin Veled, büyük dedesi Hüseyin Hatibî ve babası Mevlâna Celaleddin, hükümdarların bile önünde eğildikleri bilgi kutuplarıydı. Böyleyken nereden geldiği belirsiz bir derviş babasını adeta büyülemiş, adıyla itibarıyla oynamış, babasını halkın önünde küçük düşürmüştü. Gerçi ne Konyalılar yüzyüze Mevlâna'ya karşı saygıda hürmette kusur etmiş, ne de Mevlâna onlara karşı incitici bir söz söylemişti. Ama arkada kazanlar kaynatılıyor, demedik söz bırakılmıyordu. Böyle giderse Şems, babasını mahvedecekti. Alaaddin bu durumdan öylesine muzdaripti ki, hem babasından hem halktan kaçıyordu. Mizacı hırçın ve mağrurdu. Tasavvuf ehlinin sadeliğinden, akl-ı seliminden uzak, delice fikirlere kaptırıyordu kendini ve kim ne derse etkileniyordu. Lakin şu da bir gerçektir ki, her ne kadar Babasının halkın önünde küçük düşmesi düşüncesi, nede babasının mahv olma düşüncesi, Alaaddin'i Asla Şems'in şehit edilişi olayına karıştırmamıştır ve karışmamıştır. Tüm kışkırtmalara rağmen...

Kimya Hatun rahatsızlanmış ve kısa bir süre sonra, vefat etmişti. Rahatsızlığını ve vefatının Şems yüzünden olduğu ve benzer dedikodularla çekemeyenler :
— Kızcağız kahrından öldü. Şemse kim tahammül edebilir ki?.
Diyerek yeniden dedikodu ve haset kapılarını açmışlardı.
Kimya Hatun'un vefatından sonra. Şems üzgün, odasına kapanmış kalmıştı. Tek teselli edeni, Mevlâna'ydı. Mevlâna Şems'i oyalayabilmek, acısını dindirebilmek için gece gündüz yanından ayrılmıyordu.
Bunu da fırsat bilen muhalifler işi büsbütün azıtmış, ne pahasına olursa olsun, Şems'i uzaklaştırmaya karar vermişlerdi. Şems, bunları görüyor, işitiyordu. Birgün, Sultan Velede dert yanmıştı:
— Gördün yâ Veled. Yine ne hale geldiler! Beni Mevlâna'dan ayırmak için, nasıl da sözbirliği ettiler. Ama, bu sefer öyle bir kaybolacağım ki kimse izimi dahi bulamayacak.
Sultan Veled, Şems'i teselliye çalışmış, ham kişilerin ileri geri sözlerine aldırış etmemesini, onların ne kendisini, ne de Mevlâna'yı anlayabildiklerini söylemişti.
Şems, biliyordu ki bu yolda, yokluğu varlığından daha kıymetliydi. O bu yola, bu yolun menzili Mevlâna uğruna başını koymuştu. İcabederse seve seve verecekti. Yeter ki, Mevlâna ulu mertebelerden daha ululuklara erişsin. O zaman ne Şems, ne Mevlâna kalırdı. Âşk mertebeleriydi bu ululuk.. Aşkta ölmeli, yok olmalıydı ki, gerçek dirilik olsun.
O pervane ki, şavka âşıktı. Şavka atılır, şavkta yanardı.
Âşk da, âşık da, ezelde birdi, ebedde de.
Vuslat için, hicran gerekti. Bu hicran, âşkı pişirecek, âşığı kendinden geçirecek gözyaşı döktürecek, mâşuğa ulaştıracaktı. Mevlâna'nın Mevlâna olabilmesi için bu merhaleler lâzımdı.
Tebriz'den Yedi atlı Konya'ya gelmişlerdi. Amaçları Şems'in Tebriz'de iken şeyhlerine yaptığı saygısızlık ve yanlışının bedelini ödetmekti.
Daha evvel Şems'in Konya'ya ilk gelişinde kaldığı hana yerleştiler. Amaçları Şems'i öldürmekti.
Han Sahibine fazlasıyla altın ödeyerek Hanı iki günlüğüne kiraladılar.
Han sahibi bile iki gün boyunca hana uğramayacaktı. Bu şekilde,
Hancı teklifi korkusundan kabul etti. Çünkü Hana ilk girdiklerinde,
-Tebriz'li Konya'da mıdır?- diye sormuştu biri zar-zor türkçesi ile.
Hancı ise,
-Konya'da o kadar çok Tebriz'li var ki, hangisini soruyorsunuz?- demişti.
Yabancı;
-Şeyh olanı, siyah farecesinden başka mülkü olmayan Tebrizli'yi.
Hancı,
-Ha, siz güneşi arıyorsunuz. O dergahtadır.
Yabancı,
-Güneşiniz batsın, batacak da...- demişti.

Şems'in acı yazısı; Konya'ya da ilk konak olan yeri, can verdiği yer olacağı nerden bilinebilirdi ki!
Hancı hanını terk etmişti. Handa kalan yabancılar istirahate çekilmişlerdi. Sabah Hanın Kapısını her sabah süt getiren çocuk çalmıştı.

Sütçü çocuğa üç altın vererek dergaha bir not iletmesini istediler.
Sütçü cocuk dergahın kapısında sohbet eden dervişlere Şems Efendimizi görebilir miyim? diye sordu.

Dergaha giren çocuk, yabancıların kendisine verdiği, beyaz kağıtla sarılı emaneti Şems'e verdi. Beyaz kağıdın içinde, Haşhaşilerin öldürecekleri kişiye mesaj olarak kullandığı üçgen şeklinde, kahverenkli , Afgan taşı vardı. Ayrıca beyaz kağıda süt ile yedi kez yazılmış farsça yazı; -Parende-
Şems zamanın geldiğini, gördüğü rüyada verdiği sözün yerine getirmesi gerektiğini artık biliyordu.
Şems, Şekerciler Hanına gitti, yabancılarla görüştü istekleri zaten sütçü çocukla gönderdikleri mesajdan belliydi, başı...
-Bir arzum var- dedi Şems.
-Nedir? Bağışlanman mı?-
-Hamuş'umla vedalaşmak.-
-Kaçacaksın değil mi?-
-Aşıklar ölüme koşar. Ölümden korkan, fırsat varken kaçmaz mı?- dedi Şems.
Yabancılar Şems'in bu isteğini kabul ettiler.
Şems,
yatsı ezanını beklemeden dergahtan ayrılmıştı. Şems Handan içeri girdi, hanın ortasında yedi kişi Şems'e son isteğini sordular.
Şems, yatsı namazını kılmak istediğini ve Hz. Ali gibi namaz kılarken canımı teslim etmek istediğini söyledi.
Şems Hazretleri yatsı namazının ilk rekatlarını kılıyordu, ard arda bıçak darbeleri ile namazını tamamlamaya çalışmaktaydı. O an Şems süresini okuyordu ve dayanamadı yan tarafa yıkılıverdi. Şems, ''Allah'a kavuşmayı isteyeni Allah'da sever.'' hadisini söyledi ve hafifçe başını kaldırarak son nefeslerinde, ''Allah Ne Güzel Sevgilidir, Rabbim Sana Aşığım Ve Bu Canı Sana Hediye Ediyorum.'' diyerek şehit edildi.

Bu sırada Mevlâna'nın içinde tarifsiz acı ve boşluk duygusuyla Şems'in akşam dergah kapısından çıktığını ve dönmediğinin endişesi vardı. Gece Şems yoktu, dönmemişti...

Mevlâna, sabahın ilk ışıklarına değin içine doğan kötü düşünceleri teskin etmeye çalışarak duayla bekledi. Sabah olduğunda oğlu Sultan Veled'i çağırdı: "Gidip Şems'i ara, neredeyse bul ve bana haber getir" dedi.

On gün boyunca Sultan Veled ve diğer hizmetliler Şems'i her yerde aradılar. Yoktu. Tarih 1247;
Aralık ayının Beşi Perşembe günü...

Şems'in şehit edilişi Sultan Veled ve bazı müridler tarafından bilinmiş olsa dahi Mevlana hayatta idi ve yokluğuna dayanamayan şehit edilişine hiç dayanamazdı düşüncesi ile gizlemiş olmaları da büyük bir ihtimaldir.
Çünkü,
Feridun Sipehsâlâr, "Menakıb-ı Sipehsâlâr" adlı eserinde olayı, Şems'in bir gün ansızın görünmez olduğunu kaydeder. Sultan Veled, "İptidanâme" adlı eserinde ise, "Ansızın ortadan kayboldu, gönüllere gam sıkıntısı doldurdu" der.

ŞEMS'TEN SONRA MEVLÂNA

Şems'in kaybından sonra Mevlâna'nın büyük ıstırap ve kararsızlıklara düştüğü şüphesizdir. Öldüğünü bile bile (belki de vaka kendisinden ustalıkla gizlendiği için bilmiyordu) Şems'i aramaya, bu sefer bizzat çıkmış, Şam'a kadar gitmiş, bulamayıp geri dönmüştü. Sultan Veled, neticeyi şöyle anlatmaktadır: Mevlâna Şam'da Şemseddin'i bulamadı. Ama onun sırrının ay gibi kendi varlığından doğduğunu gördü ve dedi ki: "Bedenimizle ondan uzağız ama, ikimiz de cansız bedensiz tek nuruz. Ey arayan kişi,ister onu gör ister beni, ben O'yum O da ben. Şems'e olan hasret ve hayranlığı hiçbir zaman eksilmedi." En lirik şiirlerin toplandığı Divan-ı Kebir'ine, Divan-ı Şems-i Tebrizî" adını verdi. Bir çok şiirinde ve Mesnevî'de onu daima andı. Şems bahsi, Mevlâna ile birlikte yaşayıp gitmiş ve asla bitmemiştir. Biz de ne kadar anlatsak bitiremeyiz.

ŞEMS'E MERSİYE

Gökyüzü şu ayrılığı duyup anlasaydı

Yıldızları ağlardı, güneşi ve ayı da.

Padişah bilseydi ne çeşit tahttan indirileceğini

Kendi de ağlardı, tahtı ile tacı da.

Uçan kuş, bilmiş olsaydı niye avlandığını

Kırılır kolu kanadı, başlardı ağlamaya

Hüneri aldatmasaydı Eflatun'u

Çığlık atıp ağlardı hünere ve sanata da.

Denizlerde salına oynaya giden şu gemi

Başına geleni bilseydi ağlardı oynayacağına.

Rüstem bile anlasaydı şu feleğin kahrını

Gücüne kuvvetine ağlardı kılıç sallayacağına.

Sağırdır kulağı ecelin, işitmez feryatları

Yoksa dayanır mıydı hiç kanlı yürek sağnağına

Öz çocuğunu yiyen bir dev-anadır dünya

Yok'sa nasıl katlanırdı ecelin bu tuzağına

Toprağa kaptırdığı can- cevheri uğruna

Alt üst olup çığlık atmalı değil miydi şu dünya

Tebrizli Şems gitti gideli neyleyim şimdi

İnsanların övündüğü o varlık için ağlayan gözleri?

O gitti, manâlar alemi düğün dernek içinde

Lakin göz yaşına boğuldu, bu dünyanın her şeyler"62

Şems'siz Günler

Mevlâna'nın hayatında, dördüncü Şam yolculuğu sonrası bazı değişiklikler hasıl oldu. Zira gönüldaşı Şems'i bulma umuduyla gittiği Şam'da ne yapacağını bilemez bir halde kendini çaresiz hissetmiş ve içindeki meçhul arayışın müphem bir boşluğa dönüştüğünü, yanma devriyle kemale erdiğini anlamıştı. Artık Şems'siz günlere, gecelere alışmalıydı. O sevgili dostun, sırra kadem basan ayrılığının da nice hikmetlerle mücehhez dersler taşıdığını biliyordu.

Mevlâna, Şems'in varlığında ümitsiz, gönlü onu aramaktan vazgeçtikten sonra Konya'ya dönerek "irşad, eğitim, terbiye" binasını yeni esas ve temeller üzerine kurdu. Her ne kadar camilerde vaaz etmek, medreselerde öğretim yapmak gibi, resmi görevleri terk etmiş ise de yine bütün gönül sıcaklığıyla eksik olanların tamamlanmasına, dervişliğe intisap edenleri uyarıcılığa, tebşir ve tebliğe devam etti. Gazel, şiir, sema gibi metodlarla latif tabiatlıları, iyi huy sahipleri insanlığın inceliklerine aşina ediyor, fakirleri, müslümanları, diğer dinlerde olanları beraberliğe, dostluğa yol göstererek amacın yüceliğine çağırıyordu.

Mevlâna, Şems'in varlığında bulduğu manâ, hakikatlerin nurundan doğan çoşku ile gerçeklerle dolmuş bir gönül, lütfun zevki ile dolu bir vücut haline gelmiş olarak Konya'ya döner dönmez, vefatına kadar ki 23 yıl içerisinde yüce Allah'a kulluk ifasını en mükemmel derecede gerçekleştirmek üzere geçti. Mutlak Kemalin, ilahî güzelliğin cilvelerinden özünü yitirmiş olduğundan, pirlerin ve şeyhlerin usulü olan el tutuculuk, destgirlik ile ilgilenmedi. Bu işlerle daima kendisinin en seçkin arkadaşlarından birini görevlendirmiştir. İlk olarak da Şeyh Selâhaddin'i şeyhlik, önderlik ile vazifelendirdi.

Mevlâna, Şems'in yokluğu içinde, tesellisiz, eriyip inliyordu. Başına dumani renk bir destar sarmış, sırtına da alacadan önü yırtmaçlı bir ferace giymişti.
Uçan kuş, açan çiçek, düsen yaprak, ağlayan gökyüzü, gülen, neşelenen insanlar, her şey Mevlâna'ya Şems'i hatırlatıyordu. Hele hâtıralar bitmez tükenmez hâtıralar, her köşede Şems'ten bir parça, her yanık ses Şems'ten bir nefes... Gazel üstüne gazel, ağıt üstüne ağıt... Yanık mısralara içini döküyordu, hep..
Bir gazelinde şöyle sesleniyordu:
"Ey yüzlerce gül bahçesinin canı, yaseminden gizlendin. Ey canımın canının canı nasıl oldu da benden gizlendin sen?
Gökyüzü seninle aydınlanmada, öyle olduğu halde neden gizlenirsin. Bu beden seninle diri. Ne diye gizlendin?..
Ey erenler sultanı...
Bizden ve iki âlemden gizlenirsen caiz. fakat şaşılacak şey şu ki, sen ey kendinden, varlığından geçmiş olan ay, kendinden de gizlendin.
Ey canlara aşikâr olan, öyle bir gizlendin ki, apaçık meydandasın da kendini gizledin."
Bir süre sonra, Şems'in gitmesi muhtemel olan ülkelere adamlar göndermişti. Her tarafta onu sorduruyor, aratıyordu. Bunlar boş teselliydi; ama bunsuz yapılamıyordu. Yollar daima gözleniyor, daima bir müjdeciye hasret çekiliyordu.
Bazen ona:
— Şems'i filan yerde gördüm, gibi yalan haberler getiriyorlardı. O zaman Mevlâna, üzerinde başında ne varsa haberciye bağışlıyordu.
— Bu haber yalandı, dedikleri zaman, hiç üzülmüyor.
— Ben yalan habere sarığımı, feracemi verdim. Haber doğru olsaydı canımı verirdim! diyordu.