Çelebi Hüsameddin

Mevlâna'nın Ufkunda Yeni Bir Işık: Çelebi Hüsameddin

Şeyh Selâhaddin'in vefatından kısa bir süre sonra, Mevlâna'nın ufkunda, bir başka ışık parladı. Bu ışık, Mesnevi gibi dünya durdukça duracak ölümsüz bir eserin meydana gelmesine vesile olan Hüsameddin Çelebi'dir. Biz O'nu Mevlâna soyundan gelen diğer Çelebilerden ayırmak için, lâkabını başa alarak "Çelebi Hüsameddin" diye adlandıracağız.
Çelebi Hüsameddin, Ahî-Türkoğlu diye tanınan Ûrmiyeli Hasan oğlu Muhammed'in oğludur. Soyu, 1107 yılında Bağdad'ta vefat eden Ebul-Vefa-i Kürdiye ulaşmaktadır. Dedeleri, Ûrmiye'den Anadolu'ya göçmüş, Konya'da yerleşmişlerdi. Babası Ahî Muhammed, Konya ve çevresindeki ahî teşkilatının reisi olduğu için "Ahî-Türk" adıyla tanınmıştır. Bundan dolayı, Çelebi Hüsameddin'e Ahî-Türkoğlu denmiştir.
Çelebi Hüsameddin, çocuk yaşlarında babasını kaybetmiş, fütüvvet erbabı Konya ahileri onu, babasının postuna oturtmuşlardı. Daha o günden Mevlâna'ya içten bir sevgi besleyen, fırsat buldukçe medresedeki derslerine, daha sonra da semâ ve sefâ meclislerine katılan Çelebi Hüsameddin, bulûğ çağına erince, bütün ahiler ve dostlarıyla birlikte
Mevlâna'nın hizmetine girmiş, Şems'ten ve Selâhaddin'den feyz almış, Şeyh Selâhaddin'in vefatından sonra da Mevlâna'nın yakını ve halifesi olmuştur. Bununla da kalmamış, Konya'da Ahî teşkilâtının riyasete düşen payını, kendi mallarını da katarak Mevlâna'nın önüne sermiş, nesi var, nesi yoksa, Mevlâna'nın yakınlarına ve müridlerinden ihtiyacı olanlara harcanmasını niyaz etmişti. Bundan böyle, Çelebi Hüsameddin'in Konya Meram bağlarındaki konağı, Mevlâna dervişlerinin bir idare yeri olmuştu. Ayrıca Mevlâna, eline ne geçmişse olduğu gibi Çelebiye göndermiş, bu idarenin başına Çelebiyi getirmişti.
Gençliğinde iyi bir tahsil gören Çelebi Hüsameddin, Konya'da birkaç yüksek medresenin öğretmenliğini de yapıyordu. Mevlâna'nın âşk ve gönül zincirine bağlandıktan ve bu zincirin sağlam bir halkası olduktan sonra, O'nun mânevi terbiyesi altında pişmiş, "Hâmil-i esrarı ve haznedar-ı maârifi" olmuştu. Mevlâna, O'nu "Hale ziyası, Hak nuru, ruh cilâsı, dinin ve gönlün hüsamı cömert Hüsameddin" gibi vasıflarla övmede, Şems'ten ve Selâhaddin'den boşalan seçkin mevkiye oturtmadadır. Öyle ki Mevlâna, onsuz bir yere gitmez, onsuz konuşmaz, neşelenmezdi. Şems, bu kerre de Hüsamedin'de tecelli etmişti. Mevlâna bütün sevdiklerini O'nda, O'nun yakınlarında buluyor, görüyordu. Bir gün Çelebi Hüsameddin'in bağında otururken, yanındakilere Şems'ten bahsetmiş ve onu övmüştü. Mecliste bulunan müderris Bedreddin, Şems'i göremediğine üzüldüğünü belirtince, Mevlâna Hüsameddin'i kasdederek:
— Şems'e erişemediysen, öyle birisine eriştin, öyle birisine kavuştun ki saçının her telinde yüz binlerce Şems asılı... demiş ve heyecanlanarak semâ'a başlamıştı.

Mesnevi'ye Böyle Başlandı

Mevlâna, Çelebi Hüsameddin'de de Şems'i görüyor, bir gazelinde şöyle diyordu;
"Tebrizli Şems'le Hak ziyası Hüsameddin , varlığın aslıdır. Onlar nokta olmuşlardır, başkaları onların çevresinde pergel gibi dönmededir.
Şems, Selahattin ve Hüsameddin, bunlar birer ad, varlıklarıysa tek..."
Şems, Mevlâna'yı Mevlâna yapmış, O'nu ilâhî âşkın zirvesinden öteye aşırmış, Selâhaddin bu âşkın doruğunda, O'nu olgunlaştırmıştı.
Şimdi Hüsameddin, olgunlaşan ve dolgunlaşan âşk meyvasını demet demet toplayacak, teşne gönüllere Mesnevi pınarlar akıtacaktı. Manen bununla vazifeliydi. Nitekim bu vazifesini yapmakta gecikmedi.
Öyle ki Mevlâna Celâleddin, Şems'in ve Selâhaddin'in vefatından sonra, yavaş yavaş sükûn buluyor, coşkunluğu ve cezbesi fikir olgunluğuna doğru yöneliyordu. Âşk ve cezbeyle yanan, yakılan Mevlâna, simdi bu potada verime hazır bir haldeydi.
O'nun bu halini yakından izleyen Çelebi Hüsameddin, canla gönülle bağlı olduğu Pir'inin kemâlini yaymak bu âşk ve irfan güneşinin perdelerini sıyırarak, ışıklarıyla bütün bir âlemi nurlandırmak istemiş, kendini bununla vazifeli saymıştı. Bu sırada, Mevlâna'nın gazellerinin toplandığı Divân da büyümüş, Divân-ı Kebîr olmuştu.
Şimdiyse, Mevlâna daha olgun, daha doyurucu bir eser verebilirdi. Bu eser, "Mesnevi" tarzında olmalı, ihvan zevkle okumalı, feyz almalı, öğrenmeliydi. Mevlâna'nın geniş bilgisi, üslûbu, hele pek üstün şairliği, hattâ şiir söylerken, öyle uzun boylu vezin-kafiye telâşına düşmeden bir suyun akışı gibi rahat ve irticalen şiir söyleyiş kabiliyeti bu işe yeterdi. Bu fikrini Mevlâna'ya açmak için fırsat gözlüyordu.
Bu fırsat gün gelip çatmıştı. Meram bağlarında, suların ışıl ışıl çağladığı bir bahçede Mevlâna, Çelebiyle geziyor, şiirler söylüyordu. Çelebi, tam zamanıdır diyerek fikrini açtı:
— Sultanım!. Gazel tarzında birçok şiirler tanzim buyurdunuz. Divân epeyce büyüdü. Eğer Hakîm Şenaî'nin İlâhinâme'si, Ferideddin Attar'ın Mantık'ut-Tayr'ı vezninde bir kitap yazacak olursanız, bu eseriniz, cümle âşıkların can yoldaşı olacaktır. Bundan sonra da, âşıklar, başkalarının sözleriyle değil, sizin eserinizle gönüllerini doyuracaklardır. Buna himmet, efendimizin pek bol olan lütuf ve inayetine kalmıştır.
Mevlâna buna hazırdı zaten...
Tebessüm etti ve sarığının kıvrımları arasından bir kağıt çıkararak Çelebi Hüsameddin'e uzattı. Bu kâğıtta, müstakbel Mesnevinin ruhunu, özünü teşkil eden ilk onsekiz beyit yazılıydı. Çelebiye:
— Oku, buyurmuşlardı. Çelebi Hüsameddin ilk beyti okudu:
"Bişnev in ney çün şikâyet mikûned" "Ez cüdayiha hikâyet mikûned"
(Türkçesi:)
"Dinle bu ney, nasıl, şikâyet ediyor, ayrılıklardan hikâyet ediyor."

Mesnevi'nin İlk Onsekiz Beyti

Mesnevi'nin Fatihası demek olan ilk onsekiz beytini başta Süleyman Nahifi (Vefatı 1738) olmak üzere, son yıllara kadar birçok şairlerimiz nazmen Türkçeye çevirmişlerdir. Bu tercümelerden biri de şöyledir:
Dinle Ney'den nasıl şikâyet eder? Ayrılıklardan hikâyet eder:
Koptuğumdanberi kamışlıktan ben, Ağlar kadın - erkek inleyişimden.
İsterim hasretle doğranmış yürek: Derdimi dökeyim feryat ederek.
Aslından kopup da ayrı kalanlar Gene o kavuşma gününü arar.
Her mecliste geldim ben âh-ü zâra, Eş oldum bedbahta ve bahtiyara.
Her kim sandı ki bana oldu yâr, Lâkin aramadı bende ne sır var?
Sırrım, feryadımdan değildir uzak, O nuru yok sanır lâkin göz, kulak.
Gizli değildir can tene, ten cana, Canı görmek için izin yok sana.
Yel değil ateştir bu Ney'in sesi,
Kimde bu ateş yok, sönsün nefesi.
Aşkın ateşidir ki Ney'e düştü. Âşkın coşmasıdır ki meye düştü.
Yardan ayrılanın Ney gönül sesi, Perdemizi yırttı O'nun perdesi.
Ney gibi panzehir var mıdır böyle,
Hem uygun, hem düşkün, kim gördü söyle?
Ney kanlarla dolu yolları söyler, Ney, Mecmûn âşkını hikâye eyler.
Bu aklı kim anlar bîhuştan gayrı? Dile mahrem var mı kulaktan ayrı?
Günler gam içinde vakitsiz soldu. Günler yanışların yoldaşı oldu.
Sen varsın, günlerim ne gam, gittiyse, Sen kal, temizlikle eşi yok kimse.
Balıktan gayrisi suyuna kandı Nasipsizin gönlü gecikip yandı.
Pişkinin halini hiç anlar mı ham? Söz kısa gerektir imdi vesselâm..
Hüsameddin Çelebi, okudukça coşmuş, coşdukça heyecanlanmıştı, yanaklarından süzülen gözyaşları, elinde tuttuğu onsekiz beyitlik Mesneviyi ıslatmıştı. Okuyup bitirdikten sonra, Mevlâna'nın ellerini öptü:
— Mevlâna'm, ey benim eşsiz hünkârım! Gönülden niyaz ederim. Bu beyitlerin sonu gelsin, sonsuzluğa kadar uzansın, ciltler dolsun...
— Çelebi, sen yazmayı kabul edersen, ben de söylerim.
— Şu andan itibaren canla başla hazırım.
— Yaz, öyleyse göz nuru Hüsameddin. Gerçeklerle yücelmiş, gerçekler güneşi Hüsameddin, yaz..
Kurtul, zincirleri kırıp ey oğul, Yetmez mi ki oldun altınlara kul.
Ondokuzuncu beyit böyle başlıyordu. Mesnevi bittiği zaman cilt sayısı altıya, beyit sayısı 25.618 veya 25.632'e ulaşmıştı.
Mesnevi, o günden itibaren yazıldı. Gece gündüz, yolda, bağda, bahçede, hamamda, durup dinlenmeden söyleyen Mevlana, yorulmaksızın, aşkla, şevkle, yazan Çelebi Hüsameddin. Bu hali Çelebi şöyle nakleder:
"Mesnevi'yi yazarken, eline kalem almazlardı. Medresede, Ilgın kaplıcalarında, Konya hamamında, Meram bağlarında ve diğer yerlerde, nerede hatırına geldiyse söyler, fakir de derhal yazardım. Hattâ, yazmaya bile yetişemezdim. Bazen, geceli, gündüzlü birkaç gün söylerdi. Bazen aylarca meşgul olmazlardı. Bir zaman iki sene fasıla verdiler. Bu müddet zarfında bir şey söylemediler, Bir cildin hitamında, cebren kendilerine okurdum. Bazen tashihat yaparlar, bazen yapmazlardı.."
Mevlana, Mesnevi'yi söylerken çevresinden, günlük olaylardan, okuduğu kitaplardan, dinlediği hikâyelerden, halkın örf ve âdetlerinden misaller veriyor, konuyu bunlarla işliyor, bazen anlatılan bir hikâye, diğer bir hikâyeyi hatırlatıyor, onunla tasavvufî bir fikri, ahlâki bir düstura bağlıyor, aralarında ilişkiler kuruyordu.
Mesnevi'de uzun boylu düşünüp taşınarak yazma, kafiye arama, vezin bulma gibi kayıtlar yoktu. O tamamen (Failâtün, fâilâtün, fâilatün) vezninde Mevlâna'nın kayıtsız şuurundan, tedailerinden, ruhunun derinliklerinden süzülmüş, arınmış bir eserdir. Bir diğeri ardınca gelen fikir pırıltıları, ustaca ve üstadca söylenmiş ve o anda Çelebi Hüsameddin tarafından tespit edilmiştir. Bu yazma işi, Mevlâna'nın sükûnet bulup nefes alışına kadardır. Uykusuz geçen geceler, acıkmalar, bu arada Çelebinin sualleri, verilen cevaplar da esere girmiştir.
Hüsameddin Çelebi yazdığı müsveddeleri, münasip bir zamanda Mevlâna'ya okuyor, gereken düzeltmeler yapıldıktan sonra asıl nüshaya yazılıyordu. Mesnevi'de fırsat düştükçe Çelebi övülmekte, bazen doğrudan doğruya ona hitap edilmektedir. Üçüncü cilde başlarken, Çelebi Hüsameddin, şu beyitlerle okşanıyordu.
- Ey Hak Ziyası Hüsameddin, şu üçüncü defter de meydana çıkar. Bir şeyin üç kere yapılması sünnettir. Üçüncü defterde sır hazinelerini deş, özürleri bir yana at. Senin kuvvetin Allah kuvvetinden sızıp gelmektedir...-
Altıncı cilde başlarken de: -Ey gönüllerin hayatı Hüsameddin, nice zamandır altıncı cildin yazılmasına meyledip durmadasın, "Hüsâmi-nâme", senin gibi bilgisi çok derin bir erin çekişiyle dünyayı dönüp dolaşmada. Ey mânevi er, Mesnevi'nin son cildi olan altıncı cildini de sana armağan ediyorum.- denmekte. Çelebi üstün vasıflarla taltif edilmektedir.

Mevlâna, içindeki engin sevgi denizinin bütün derinliğiyle yalnız Hüsameddin'i değil, ona ait herşeyi de öylece severdi. Bir gün toplanmışlar. Çelebinin evine gidiyorlardı. Mahallenin başında karşılarına bir köpek çıkmıştı. Birisi köpeği kovmak isteyince, Mevlâna hemen mâni olmuş:
— Bu, Çelebi'nin mahallesinin köpeğidir, ona dokunmayınız! demişti. Cebindeki bütün parasını Çelebiye gönderdiği bir gün, oğlu Sultan Veled:
— Baba, evde hiçbir şey yok, biz ne yapacağız? diyecek olmuş. Mevlâna da:
— Vallahî, Billahî, Tallahî, yüzbin zahit açlıktan ölüm haline gelse, bizde tek bir somun olsa, onu da gene Çelebiye göndeririz, cevabını vermişti. Bir gün de. Çelebinin evine erzak götüren hamala, sırtındaki cübbesini hediye etmiş:
— Keşke senin yerinde ben olsaydım! demişti.