Selahaddini Zerkubi

Selâhaddin-i Zerkubî, Beyşehir gölü sahillerinde bulunan "Kâmile" adlı bir köyde doğmuştu. Babası, Yağıbasan adında, saf, temiz yürekli bir köylüydü. Ailesi gölde balık avlamak, bunları satmak, çiftçilik yapmakla geçinip gitmekteydi. Bir fırsatını bularak Konya'ya gelen ve Konya'da bir kuyumcunun yanında birkaç yıl çırak olarak çalışan Selâhaddin bu yıllarda, Mevlâna'nın üstadı Tirmizli Seyyid Burhaned-din'i tanımış, onun sohbetlerinden hoşlanarak, derslerine devam etmişti. Seyyid Burhaneddin'in Kayseri'ye gitmesinden sonra da köyüne dönmüş, evlenip, çoluk çocuk sahibi olmuştu.
Bir zaman sonra, tekrar Konya'ya geldi. O gün Cuma namazını kılmak üzere Ebulfazl Carnii denen Alaeddin Camiine gitti. Minberde Mevlâna'yı gördü. Çok güzel vaaz ediyor, Seyyid Burhaneddin'in üstün hikmetlerini sayıp döküyor. O'nun ulu sözlerini açıklıyordu. Selâhaddin, Mevlâna'nın şahsında bir zamanlar rahlesi önünde diz çöktüğü şeyhi Seyyid Burhaneddin'i görmüş, heyecanlanmıştı. Vaazdan sonra, Mevlâna eski şeyhi olan Seyyid Burhaneddin'in sadık müridi Selâhaddin'i tanımıştı. İltifat ederek:
— Nerelerde idin? diye hatırını sordu. Selâhaddin boynunu bükerek:
— Evlendim, çoluk çocuğa karıştım. Belki bu yüzden sohbetinizden uzak düştüm.
— Hayır, hayır Selâhaddin, sen daime bizimle berabersin, bundan sonra da öyle olacak.
Birkaç gün içinde Selâhaddin köyden şehire göçerek, Kuyumcular Çarşısı'nda bir dükkân kiralamış, altın varak yaparak bunları "müzehhiplere, mücellitlere" satmak suretiyle geçimini sağlamaya çalışmıştı.
Ve işte o gün, çekicinin sesleri, coşkun ve cezbeli Mevlâna'yı, cadde ortasında heyecana getirmiş, semâ ettirmişti. Artık, bundan sonra Mevlâ'sından da, Mevlâna'sından da hiç ayrılmayacak, hatta Şems'in yerini alacaktı.
Selâhaddin gönlü gani, yüreği temiz, eli cömert, saf, ümmî bir insandı. Okuyup yazması belki yoktu ama, güçlü bir hafızası vardı. Sohbet meclislerinde aldığı irfan cevherlerini, kitap gibi hafızasına yerleştirir, yalnız yerleştirmekle kalmaz, kalbine de işlerdi. Mevlâna'nın huzurunda daima edeple dizleri üzerinde oturur, kollarını yenlerinin içine sokar, başını kalbinin üzerine eğerek, sohbetleri dinlerdi. Kendisinden birşey sorulacak olsa, hiç de ümit edilmeyecek şekilde (arifane, zarifâne ve âlimane) cevaplar verirdi. Erenler sohbetinde pişmiş, tasavvuf vadisinde bir hayli ilerlemiş, kendi kendini yetiştirmiş, insan-ı kâmil olmak yolunda çabalar sarfetmişti.
Kuyumcu Selâhaddin, şimdi Mevlâna'nın meclisinde Şeyh Selâhaddin olmuştu. Şeyhliği Mevlâna'ya değil, Mevlâna'nın çevresineydi. Bir gün Mevlâna'ya şöyle demişti:
— Benim gönlümde gizli kalmış nur çeşmeleri varmış da, benim haberim yokmuş meğer...
Sen benim gönlümü, gönlümdeki çeşmeleri öyle bir açtın ki, deniz gibi coşturdun beni...
Mevlâna Şems'in yokluğunun üzüntüsünü, Selâhaddin'in nurlu, saf ve temiz yüzünde, gerçekten coşkun gönlünde bulmuştu. Bu coşkun gönül, O'nun potasında elmas ve pırlanta oluyor. Allah sırlanyla, sevgisi ve aşkıyla bezeniyordu. Çevresindekilere Selâhaddin'e uymaları ve gönlünü almalarını söylemişti. Hatta, bir mecliste Mevlâna'ya:
— Arif kimdir? diye bir sual sormuşlardı. Mevlâna'nın cevabı şu oldu:
— Arif, sen sustuğun halde, senin sırrından bahseden kimsedir. Bu da Şeyh Selâhaddin'dir.
Mevlâna onu; "Şeyhlerin şeyhi, ulusu, yücesi, vaktin Beyazîdî (Bestamî) zamanın kutbu, insanlar arasında Hakkın nuru.." diye övüyor. Şems için yazdığı gibi, Selâhaddin için de "Şeyh Selâhaddin" mahlaslı gazeller söylüyordu. Mevlâna, Selâhaddin'i, Şems'in yerine gelmiş ilâhî bir varlık olarak kabul ediyor, bir gazelinde şöyle diyordu:
"Geçen yıl çıkagelmiş kırmızı kaftanlı, ay yüzlü güzel, bu yıl, boz hırkaya bürünüp geldi.
Elbisesini değiştirdi ama, sevgili, o sevgili. O, elbiseyi değiştirdi, bir başka elbise giyindi, geldi.."
Şeyh Selâhaddin, Mevlâna'nın bu coşkunluğu içinde temkinli, sakin halleriyle bir sükûnet meleği gibiydi. Mevlâna'dan yaşça çok büyüktü. İhtiyarlamış, temiz yüzünü beyaz, berrak kısa sakalı çevirmişti. Mevlâna'nın oğlu Sultan Veled, "İptidanâme" adlı eserinde O'nun bu halini şu sözlerle tamamlar: Mevlâna'nın coşkunluğu, O'nun sayesinde yatıştı. O'nun irşadı başka bir çeşitti. Vergisi herkesten fazlaydı. Erenlerden yıllar yılı elde edilen feyzi, ondan bir nefeste almak mümkündü. Dilsiz, dudaksız sırlar söyler, dile getirmeksizin, gönül diliyle mânâ incileri dizerdi..
Şeyh Selâhaddin az yiyor, az uyuyor, bazı geceler basını secdeden kaldırmıyordu.
Selâhaddin Mevlâna Meclisinde. Mevlâna'nın bulunmadığı zamanlar, onun yerine geçiyor, gönül sahiplerine, hikmet dolu, nasihatlar veriyordu:
— Biliniz ki, Allah, velileri merhamet mâdenidirler. Susuzlar, onlara koşar, onların sözleriyle şifa bulur, rahmet kazanır ve onların nuru ile dirilirler. O nur azalmaz, artar. Kimde bu sıfatlar yoksa, O, Allah velisi değildir. Gerçek âşık, Allah velisini bulur ve O'na bağlanır. Onların nazarları güneş gibidir, müridin vücuduysa taş. Kabiliyetli olan taş, kâmil bir güneşin nazarında, yakut da olur, zümrüt de...
Selâhaddin Mevlâna'dan aldığı feyzi, halka saçıyor, aldığını veriyordu.

Altın Dövücünün Örsünden Gönül Sesleri Geliyordu...

Pırıl pırıl bir ikindi serinliğinde Mevlâna Celâleddin, Konya çarşısından geçiyordu. Başı önüne eğik, elleri cübbesinin yenlerinde, ağır ağır yürüyordu, geçtiği yerlerde halk, ayağa kalkarak kendisini selâmlıyorlardı. Bir ara, kuyumcular çarşısının bulunduğu bir sokağa sapmıştı. Bu sırada kulağına örs üzerinde altın döğen, altını kâğıt gibi yaprak yaprak incelten işçilerin, muttarit çekiç sesleri gelmeye başladı. Çekicin ahenkle, tempolu vuruşundan öyle ilâhî bir musiki meydana gelmişti ki, bu tatlı ses, birdenbire oradan geçmekte olan Mevlânâ'nın ruhundaki kederi şevke çevirdi. Mevlâna durakladı. Bir müddet derin akisler yapan bu tatlı sesleri dinledi. Gözlerinin önünde kâinat nizamı âdeta canlandı. Bir güneş etrafında dönen seyyareler, peykler, güneşin karşı konamaz cazibesiyle, ilâhî âşk ve cezbeyle mest, dönüyorlardı. Sağ elini feracesinin yakasına götürdü. Gözleri vecdle kapalı, başı mazlum bir teslimiyetle sağ omuzu üzerine düşüvermişti. Çekiç sesleri gönül sesleri olarak geliyor, tatlı bir ahenkle çın çın ötüyordu. İlk çarkı attı sağ ayağıyla. Sonra da dönmeye başladı. Durmadan dönüyordu cadde ortasında...
Çekiç darbelerinin ahengine uyarak döndükçe içindeki gam neşeye çevriliyor, ferahlıyor huzur buluyordu. Herkes işini gücünü bırakmış, caddeye dökülmüştü. Çepeçevre çevirmişlerdi Mevlânâ'nın etrafını. Bu coşkunluğa kimse bir anlam vermeden hayran hayran seyrediyordu. Çekiç sesleri karşıki dükkândan geliyordu, hem de daha kuvvetli geliyordu.
Dükkân sahibi kuyumcu Selâhaddin, Mevlânâ'nın kendi çekiç sesleriyle semâ ettiğini görünce heyecanlanmış, âşka gelmiş, çıraklarına:
— Elinizi çekiç vurmaktan alıkoymayınız. Altın varaklar telef olacak diye hiç korkmayınız, vurunuz daha hızlı vurunuz, emrini vermiş, bir an yerinde duramayarak, caddeye fırlamış, Mevlâna ile birlikte semâ'a başlamıştı. Bir süre sonra çekiç sallayan işçilerin kollan yorulmuş, tempoları durmuştu. Mevlâna yavaş yavaş kendine gelmiş, karşısında kuyumcu Şelâhaddin'in o an gözü Mevlâna'dan başka hiçbirşeyi görmüyor, ilâhî hazinelere kavuşmanın heyecanını yaşıyordu.
Mevlâna'nın çekiç seslerine ayak uydurarak cadde ortasında kuyumcu Selâhaddinle birlikte semâ edişini şaşkın şaşkın seyreden halka bir ara Selâhaddin şöyle seslenmişti:
— Hey, niye öyle şaşkın şaşkın bakıp duruyorsunuz. Sizler altın aramıyor, altın için birbirinizi yemiyor musunuz? İşte benim dükkânım, altın varaklarla dolu, haydi durmayın, yağma edin dükkânımı, hepsi sizin olsun. Bana artık altın lâzım değil. Ben gerçek madenimi buldum.
Halk dükkâna üşüşürken Selâhaddin büyük bir teslimiyetle Mevlâna'nın önünde baş eğmişti:
— Senin feyz ve kemalinden başka hiçbir şeye ihtiyacım yok. Beni nereye götürürsen götür...

Mevlâna, Fatma Hatun'u Oğluna Aldı...

Mevlâna, Selâhaddin'le olan manevî yakınlığını, sıhrî bir bağla da bağlamak ve bu yakınlığı dünya durdukça sürdürmek istiyordu. Selâhaddin'in Fatma ve Hediye adında yüzleri gibi gönülleri ve halleri de güzel iki kızı vardı. Her ikisi de Mevlâna'nın elinde evlâd gibi gözetiliyor, kızlar Mevlâna'yı babalarından ayırmıyorlardı. Büyük kızı Fatma Hatun'u oğlu Sultan Veled'e nikahlayarak mütevazi bir düğün yaptı, şerbetler içildi, semâ edildi. Mevlâna, gözü gibi sevdiği oğlu Sultan Veled'in bu mutlu gönünde pek neşeliydi. Semâ ede ede, gazeller söylüyor, oğlu ve gelinini kutluyordu:
— Düğünümüz, gerdeğimiz kutlu olsun dünyaya. Allah bayramı, düğünü tam bize göre ölçtü biçti... diyor ve Şeyh Selâhaddin'in bu devletli gününde herkesi semâa davet ediyordu.
— Arifler, dünya padişahının, o canlara can katan sultanımızın devleti sayesinde raksedin. Sûfiler, çark vurun, dönün, oynayın.
Düğünden sonra, oğlu Sultan Veled'i yanına çağırarak eşi Fatma Hatun'u daima hoş tutması için şu vasiyette bulunmuştu:
— Bugün, sen oğlumuzun nikâhında sana, seni denemek üzere teslim edilen, gönül ve gözümüzün aydınlığı, Fatma Hatun'un gözetilmesi için şunu vasiyet ediyorum; - Umulur ki, oğlumuz ona haksızlık etmez. Bir an bile kadının gönlüne, babamın ölümünden sonra vefasızlık ediyorlar, diye bir düşünce girmez. O, öyle bir kadındır ki cevherinin temizliğinden ötürü şikâyette bulunmaz, sabreder... Fatma Hatun'u aziz tutasın, her gün ve geceyi, bayram günü ve gecesi bilesin.
Şeyh Selâhaddin'in diğer kızı Hediye Hatun, Saray'ın üstad hattatlarından Nizameddin'e nikahlanmıstı. Hattâ Hediye Hatun'un çeyiz parası çıkışmamıştı da Mevlâna'mız Vezir Muineddin Pervanenin karısı Gürcü Hatun'dan yardım rica etmişti. Mevlâna'nın pek yakın müridesi olan Gürcü Hatun, o kadar çok çeyiz eşyası göndermişti ki, Hediye Hatun'un sandığı, sepeti almamıştı, bir kısmı da Fatma Hatun'a ayrılmıştı.
Âşk ve şevkle dolu tatlı günler geçiyor, Hz. Mevlâna Şems'in hicran acısını, Selâhaddin'in hoş sözleriyle gidermeye çalışıyordu. Önceleri Şerns'e karşı olanlar, şimdi, şurada burada yeni dedikodulara başlamışlardı:
— Birinden kurtulduk, diğerine çattık... Öteki neyse, ya şimdiki...
Koca Mevlâna okuyup yazması bile olmayan bir dervişe bağlanıp kaldı. Bu adamın bizden üstün nesi var, anlayamıyoruz. Üstelik, başımıza şeyh de oldu. Bu olur şey değil, diyorladı. Bu acı sözler Selâhaddin'in kulağına da geliyor, üzülüyordu.

Şeyh Selâhaddin, müridlerin kendi aleyhindeki sözlerine üzülüyordu. Çünkü daima iyiliklerini istiyor, Mevlâna'yı inzivadan çekerek, müridleri ile meşgul olması için çaba gösteriyordu. Hele, Cavuşoğlu adında, çok yakın bir dostu vardı. Ona daima iyiliklerde bulunmuştu. Şimdi, kendisine düşman olanların başında O geliyordu. Son zamanlarda işi o kadar azıtmışlardı ki, Selâhaddin'i, Şems gibi ortadan kaldırmayı dahi düşünüyorlardı. Bu haber Selâhaddin'in kulağına geldiği zaman gülerek şöyle dedi:
— Hak'kın buyruğu olmadan bir çöp bile kımıldamaz. Allah ferman buyurursa, kul çaresiz boyun eğer. Gerçekten onlar beni öldürmeye kasıtlı iseler, ben onların hayrını ve iyiliğini dilemekten başka söz etmem.
Kötülük çamurlarını iyilik pınarları ile yıkamak. Selâhaddin, özünde kaynayan bu pınarları cömertçe açtı. Bir süre sonra da, onlar hatalarını anlayarak birer birer özür dilemeye başladılar.
Yıllar geçiyordu, Şems'ten sonra tam on yıl... Sürekli oruçlar, geceli gündüzlü ibadet, ihtirasın, hasedin yuvalandığı nefisle mücadeleler Selâhaddin'in zayıf vücudunu çok yormuştu, bir ney kamışı gibi incelmiş, yüzünü çeviren zarif, kısa sakalı bir nur huzmesi gibi ağarmıştı. Yaşlanmıştı da...
Göç zamanının geldiğini biliyor, yavaş yavaş hazırlığını yapıyordu. 1258 yılı Aralık ayı, sert, çetin bir kışla girmişti. Selâhaddin'in hırkasını yıkamışlar, kurusun diye dama sermişlerdi. Tam bu sırada Cuma ezanı okunmuş, başka hırkası olmayan Selâhaddin buz tutmuş hırkasını giyerek Camiye koşmuştu. "Hastalanırsın, yapma, etme" diyenlere:
— Cismin kaybı, Allah emrinin terkinden daha evlâdır, cevabını vermişti. Bu haliyle, ölümü istediği belliydi. Nitekim, ateşler içinde yatağa düşmüştü. Selâhaddin'in rahatsızlığı Mevlâna'yı çok üzdü. Sık sık ziyaretine geliyor, gelemediği günler de mektuplarla hatırını soruyor, geçmiş olsun diyordu. Bu mektuplarında içli gazeller de yazar, gönlünü alırdı. Bir gazelinde şöyle sesleniyordu:
Irak olsun senden hastalıklar
Ey canlarımızın rahatı.
Ey gören gözümüz,
Kem gözler, ırak olsun senden...
Lütuf gölgen ırak olmasın bizden, Solmasın gül bahçesine benzeyen yüzün...
O gönül otlağımız, çimenliğimiz, Hep öyle taze hep yeşil..
Bizim canımıza gelsin Senin acın, Senin ağrın....
Hastalık bir türlü şifa bulmuyor, Şeyh Selâhaddin gün gün eriyordu. Artık ümit kesilmiş, sefer yakınlaşmıştı. Aralık ayının 29'u pazar günü, ten kafesinden kurtularak, can âlemine, ölümsüzlüğe kanat açtı. Allah'ın bol rahmetine kavuştu.
Mevlâna'yı can evinden yaralayarak göçtü, gitti Selâhaddin.
Mevlâna için bu kayıplar, babasından sonra Seyid Burhaneddin, sonra Şems, şimdi de Selâhaddin, bütün bunlar mukadderdi sanki... Her giden Mevlâna'da derin bir iz bırakıyor, bu üzüntünün pençesinde Mevlâna, iç âleminin taa derinliklerine iniyor, kaynıyor, pişiyor ve yanıyordu. Sonra da bir yanardağ gibi kükreyerek taşıyor, Mevlâna oluyordu.
Mevlâna, Selâhaddin'in hastalığı haberini alır almaz. Selâhaddin'in evine koşmuş, yüzünü açmıştı. Çok üzgündü. Selâhaddin'in vasiyetini dinledi. Koca Şeyh, "Cenazeme neyzenler, kudûmzenler katılsın. Bir düğün şenliği içinde, semâ ede ede kabrime götürün beni" diyordu. Mevlâna bu vasiyete uydu. Muhteşem bir cenaze töreni hazırlandı. Neyzenler, kudûmzenler, âyin okuyucular ön safı almışlardı. Mevlâna onların arkasında semâ ediyor, daha geriden binlerce Konyalı tabutu omuzlar üzerinde âdeta uçuruyorlardı. Cenaze namazını Mevlâna kıldırmış, babası Sultan'ül-Ûlemâ'nın mezarı yanına defnedilmişti. O gece, Mevlâna'nın şu mersiyesi, Konyalılara içli gözyaşları döktürmüştü:
Firkat-ü hicrinden ey yâr çerh-ü devran ağladı, Kana garkoldu gönül, hep akl ile cân ağladı.
Cebrail-i kudsiyanın yandı bâl-ü perleri, Enbiyanın, evliyanın gözler kan ağladı.
Ey yazık, eyvah yazık, eyvah yazık,
Böye bir çeşm-i yakîyne şek-kü vicdan ağladı.
Mevlevî musikisinin büyük üstadı Itrî Dedenin "segah" makamında bestelediği bu mersiye, Mevlâna'nımızın kanlı gözyaşlarıyla şöyle devam ediyordu:
Gerçekte yüz âlemdin, bir kişi değildin sen. Dün gördüm, o âlem de bu âleme ağlamadaydı.
Gözden uzaklaşalı göz de ardından gitti.
Can, gözsüz kaldı da gene kanlar saçarak ağlıyor.
Gayretin olmasaydı, yağmur gibi göz yaşları döker, öyle bir ağlardım ki.
Fakat gönlün, kanlar saçarak böyle gizli ağlaması daha iyi.
Gözyaşı da nedir? Ayrılığınla miskler yağdırmak, her nefes kanlarla erimek, her an ağlayıp durmak gerekti.
Ey şeyh Selâhaddin, ey tez uçan devlet kuşu, yaydan ok fırlar gibi uçup gittin, yay ağlamakta şimdi".
Kısa bir süre sonra Selâhaddin'in mezarı üzerindeki sandukasına şu kitabe yazıldı:
"Allah bakî. Bu mezar, şeyhimiz arifler güneşi, hidâyet ve yakıyn bayrağı, abdalın padişahı, halde ve sözde kemâl sahibi, arayan ve dileyen kalplere emniyet ve huzur olan, Allah'ın en büyük nuru, en kuvvetli burhan, basiret ıssı, içi-dışı, huyu-hulku temiz, Allah sırlarının denizi, gayba ait remizlerin tercümanı, takva imâmı, eşsiz örneksiz sırlar mahremi, asrın Beyazıd'ı, zamanın Cüneyd'i, Hak ve dinin salâh'ı, Konyalı Yağıbasanoğlu kuyumcu Feridun'un toprağıdır. Allah, sırlarını kutlasın, O, altı yüz elli yedi yılı Muharrem ayının ilk günü göçtü."
Şeyh Selâhaddin sabırlı, gönlü zengin, sözden öze yönelmiş, içine dönük, şeriatın inceliklerine titizlikle uyan, saf, temiz bir sûfî idi.
Coşkun Mevlâna, Şems'ten sonra, O'nun bu haliyle sükûn bulmuş, daha doğrusu, coşkunluğunu içine atarak, özleşmiş, içten yanmış, kavrulmuştu. Dışı külleşmiş bir kor gibiydi. Bir gün külden sıyrılacak, ateşiyle cihanı aydınlatacaktı. Bu, O'nun "Mesnevi" devrine bir hazırlıktı.