Mevlâna’da Allah İnancı

Bütün süfi ilahiyatında olduğu üzere bizatihi insanın kendisi de dahil olmak şartıyla Allah’ın dışında olan her şeyi reddeden ve hatta çoğu kez tıpkı orta çağ tasavvuf düşüncesinde olduğu gibi Allah’tan başka hiçbir şey yoktur şeklinde yorumlanan kelime-i şahadet “Lailahe illallah” (Allah’tan başka ilah yoktur) ifadesi onun da ilahiyat anlayışının temelini teşkil eder.

Mevlâna için Allah, Kur’an da kendini izhar ettiği gibi, hakim ve yaratıcıdır. O rahman ve rahimdir. Ama o bir hadisi kutsi de zatı kibriyasını da açığa vurur ki bu hadisle işaret edilen husus sufilerin çok sevdikleri bir mevzu oluvermiştir.

“Ben gizli bir hazineydim ve bilinmek istedim;o yüzden alemi yarattım.” Kutsi Hadis

Mevlâna, Allah inancını tamamiyle Kur’an ifadesiyle geliştirmiştir. Bu itibarla o Allah’ı ilk etapta şahsiyet nokta-i nazarından kudretin ve rahmetin hakim-i olarak görür. Zaten Allah bunun en güzelini Bakara suresinde tasvir eder: “Allah tan başka ilah yok. Hayy dır, O sürekli diridir. Kayyumdur o kudretin kaynağıdır. Ne gaflet yaklaşır ona ne kendinden geçme ne de uyku. Göklerde ne var yerde ne var yalnız onundur. Onun huzuruna bizzat, onun izni olmadıkça kim sefaat edebilir. O insanların gönderdiklerini de bilir arkada bıraktıklarını da. İnsanlar onun bilgisinden bizzat kendilerinin dilediği dışında hiçbir şey kavrayıp kuşatamazlar. Onun kürsüsü gökleri ve yeri çepeçevre kuşatmiştır. “

Kur’an başlangıçtan sonuna kadar, Allah’ın her şeyi yoktan, hiçten yarattığını ve halen de yaratmakta olduğunu bildiriyor. Elbette onun için Adem’i annesiz ve İsa’yı babasız yaratmak hiçte zor değildir.

Mevlâna’da Hz. Muhammed Aşkı

Kendisini ”Kur’an’ın bendesi” ve “Hz. Muhammed’in yolunun toprağı” olarak anlatan Mevlâna, sıradan bir ”muhibb-i beşer”, bir şahsiyet değil, bütün insanlığa ümit, müjde ve rahmet kapısını gösteren bir gönül adamı olarak kendisine Hz. Muhammed Mustafa (S.A.V.) efendimizi örnek almıştır. Hz. Muhammed’e olan aşk ve ihtişamının ikrar ve tasdiki ile haşr ve neşr olan Mevlâna:

“Men bende-i Kur’anem ager cân dârem

Men hâk-i reh-i Muhammed’i muhtarem

“Ben Kur’an’ın kölesi, Muhammed Muhtar’ın yolunun toprağıyım”

Mevlâna, Şeriat-i Muhammediyyeye tabi bir mümindir. Eserleri de bu şeriata bağlı olanlar için rehber bir kaynaktır. Mevlâna’nın eserlerinde naklettiği her şey tebliğ merkezlidir. Tasavvufi düşüncede Hz. Peygamber ”Nûr-i Muhammedî’nin, Hakikati Muhammediyye’ nin” zirveye ulaştığı semboldür. Bu durum Mevlâna içinde geçerlidir.

Mesnevi’de Hz. Muhammed (S.A.V.) ile ilgili 28 adet müstakil rivayetin konu başlığı altında işlendiğine tanık oluyoruz. Buna ilaveten dokuz adet hadis de konu başlığı altında şerhedilmiştir.

Mesnevi’de Hz. Muhammed (S.A.V.)

“Ahmed’in adı bütün peygamberlerin adıdır, çünkü yüz gelince doksan dokuz da bizdedir. “

“Aşk, denizi bile bir tencere gibi kaynatır ;aşk ,dağı ezer, kuma döndürür. Aşk, göğü yüz yerden yarar; aşk, sebebsiz, vasıtasız olarak yeryüzünü titretir. Tertemiz aşk Muhammed’e eş oldu da, Hak, aşk sebebiyle ona”sen olmasaydın dedi.

İşin sonu, özü şu: O, aşkta tekti, o yüzden de Allah onu peygamberler içinden seçti. “

“Ey güzeller güzeli Muhammed!”Kıyamet nerede?”diye sorana kendini göster de :”İşte, benim kıyamet”de. !”


MEVLÂNA’DA İSLAM ESASLARI

NAMAZ

Ey imam, namaza başlarken Allâhu ekber demenin mânâsı şudur: “Allâh'ım, biz senin huzûrunda kurban olduk.” Kurban keserken Allâhuekber dersin işte, öldürülmeye layık olan nefsi kurban ederken de bu söz söylenir. O esnada beden İsmail, can da Halîl İbrahim gibidir. Can, bu semiz bedenin hevâ ve hevesini kesmek için tekbîr getirince Beden şehvetlerden, hırslardan kurtulur, namazda “Bismillahirrahmânirrahîm” demekle kurban olur gider. Namaz kılanlar, kıyâmette olduğu gibi, Allâh'ın huzûrunda saflar halinde dururlar, sorguya, hesap vermeye, yalvarmaya koyulurlar.

Namazda gözyaşı dökerken ayakta durmak, kıyâmet günü dirilerek, kabirlerden kalkıp mahşer yerinde Allâh'ın huzûrunda ayakta durmağa benzer. Cenâb-ı Hakk; “Sana verdiğim bu kadar mühlet içinde ne yaptın? Ne kazandın, ve bana ne getirdin?” diyecek. Ömrünü ne ile, ne işlerle, ne gibi ibâdetlerle, ne iyilikler yaparak harcadın, bitirdin? Sana verdiğim rızkı, kuvveti, gücü ne ile yok ettin? Gözünün nûrunu nerede tükettin? Beş duygunu nerelerde kullandın?

Gözünü, kulağını, aklını, irâdeni, bileğini, arşa ait olan bütün bu kuvvetlerini, neye, nerelere harcadın da onlara karşılık, bu dünyada neyi satın aldın? Sana kazma gibi, bel gibi el, ayak verdim. Onları sana ben bağışladım; onlar ne oldular?” Allâh'ın huzûrunda bunun gibi derde dert katan yüz binlerce haberler, sualler gelir.

Namazda kıyamda iken, kula gelen bu sözlerden kul utanır, utancından iki büklüm olur ruküa varır. Utancından ayakta durmağa gücü kalmaz, ruküda: “Subhane rabbiye'l-azîm” diyerek Allâh'ın noksan sıfatlardan berî olduğunu söyler.

Sonra o kula Hakk'tan ferman gelir; “Başını kaldır da sorulan sorulara cevap ver.” denir. Kul utana utana başını ruküdan kaldırır; fakat, dayanamaz; o günahkar, utancından yine yüz üstü yere kapanır.

Ona tekrar; “Secdeden başını kaldır da, yaptıklarından haber ver.” diye ferman gelir. O bir kere daha utanarak başını kaldırır ama, dayanamaz yine yılan gibi yüz üstü düşer.

Cenâb-ı Hakk; “Tekrar başını kaldır da söyle, yaptıklarını kıldan kıla, birer birer senden soracağım” diye buyurur.

Allâh'ın heybetli hitabı, onun rûhuna te'sir ettiği için, ayakta duracak gücü kalmamıştır. Bu ağır yük yüzünden ka'deye varır, dizleri üstüne çöker. Cenâb-ı Hakk ise; “Haydi söyle, anlat.” diye buyurur.

“Sana nimet vermiştim, nasıl şükrettiğini söyle; sana sermaye vermiştim, onunla ne kâr elde ettiğini göster.” Kul yüzünü sağ tarafına döndürür, peygamberlerin rûhlarına ve meleklere selam verir. Onlara niyâzda bulunur da der ki: “Ey mânâ pâdişahları, bu kötü kişiye şefaat edin, bu günahkarın ayağı da, örtüsü de çamura battı.” Peygamberler selam veren kula, derler ki: “Çâre ve yardım günü geçti, gitti. Çâre dünyada olabilirdi, orada hayırlı işler yapmadın, ibâdet etmedin, öğünler geçti. Ey bahtsız kişi, sen vakitsiz öten bir horoz gibisin; git, bizi üzme, bizim kalbimizi kırma.”

Kul yüzünü sola çevirir, bu defa akrabalarından yardım ister, onlar da ona; “Sus.” derler. “Ey efendi, biz kimiz ki sana yardım edelim, elini bizden çek de kendi cevâbını Allâh'a kendin ver.” derler.

Ne bu taraftan, ne o taraftan bir çâre bulamayınca, o çâresiz kulun gönlü, yüz parça olur.

O herkesten ümidini kesince, iki elini açar, duâya başlar.“Allâh'ım, herkesten ümidimi kestim. Evvel ve ahir kulunun başını vuracağı, sığınacağı sensin; senin rahmet ve mağfiretine son yoktur.” Namazdaki bu hoş işaretleri gör de, sonunda, kesin olarak işin böyle olacağını anla... Aklını başına al da namaz yumurtasından civciv çıkar, yâni namazdan mânen yararlan, yoksa dane toplayan bir şey öğrenememiş kuş gibi, Allâh'ın büyüklüğünü düşünmeden yere başını koyup kaldırma.''


''Ey Hak tâlibi can! Önce ambara giren fâreden kurtulma çaresini ara, ondan sonra buğday toplamaya çalış. Büyüklerin büyüğü olan, gönüllere gönül kesilen sevgili peygamberimizin; "Namaz ancak kalp huzuru ile tamam olur." hadisini hatırla da nefisten ve şeytandan kurtulmak için kalp huzuru ile namaza başla.

Eğer ambarımızda, hırsız bir fâre bulunmasaydı, kırk yıllık ibâdet buğdayı nereye giderdi? Her gün azar azar da olsa, candan ve sevgi ile sâdıkâne yapılan ibâdetlerden, iyiliklerden hâsıl olan iç rahatlığı ve huzur neden gönlümüzde hissedilmiyor?

Çakmak demirinden bir çok kıvılcım sıçradı. İlâhî aşkla yanan gönül onları çekti aldı. Fakat karanlıkta gizli bir hırsız var. Kıvılcımları söndürmek için üstlerine parmak basıyor. Dünyada mânevî bir çerağ uyanmasın diye, o karanlıktaki hırsız, kıvılcımları söndürüyor.

Allah'ım, senin inâyetin, merhametin bizimle beraber oldukça, şeytandan, o alçak hırsız (nefs-i emmâre)den ne korkumuz olur? Sen, bizimle berâber olup, bizi korudukça, ayak altında yüz binlerce tuzak olsa da önemi yoktur."

"O kerem sahibi, namazda gizlenmiştir; gönül namazı kılan, kendini tamamıyla Allâh'a veren kuluna lütuf ve ikramda bulunur! O'nun affı ve mağfireti günaha şeref elbisesi giydirir de, böylece o günahı affedilmeye, ihsana, kurtuluşa vesile eyler, sebep kılar!"

"Bize doğru yolu gösteren, bizi kötülüklerden alıkoyan namaz, beş vakitte kılınır. Halbuki âşıklar, daima namazdadırlar! O gönüllerindeki aşk, başlarındaki ilahî sevgi ne beş vakitle yatışır, ne de beş yüz bin vakitle geçer gider!''


"Dostların yanına eli boş gelmek, değirmene buğdaysız gitmeye benzer. Cenab-ı Hakk, mahşer gününde, halka; "Kıyamet günü için ne armağan getirdiniz?" diye soracak. Sizi ilk yarattığımızda olduğu gibi, eli boş, azıksız olarak, tek başınıza muhtaç bir halde geldiniz." diye buyuracak. "Haydi söyleyin kıyamet günü için, armağan olarak ne getirdiniz?" Yoksa, sizde dünyadan ahirete dönmek ve Allah'ın huzuruna çıkmak ümidi yok mu idi? Kur'an'ın kıyamet hakkındaki haberi, size boş mu görünmüştü?

Kıyamet gününü inkar etmiyorsan, o dostun kapısına böyle eli boş olarak nasıl ayak atıyorsun? Azıcık olsun, uykuyu, yemeyi içmeyi bırak da Hakk'la buluşacağın zaman için bir armağan hazırla... Ey Hakk âşıkı, geceleri az uyuyanlardan, seher vakitleri günahlarının bağışlanmasını isteyenlerden ol.

Ana rahmindeki çocuk gibi azıcık oyna, kımılda da sana, nûr gören duygular bağışlasınlar. Ana rahmine benzeyen, şu sıkıntılı, kasvetli, kederlerle dolu dünyadan dışarı çıkarsan, yer yüzünden daha geniş, daha ferah bir âleme çıkmış olursun. "Allah'ın yarattığı yeryüzü geniştir. Kulluk, ibadet edilecek yerleri çoktur." demişlerdir ya, işte o geniş yer, peygamberlerin gitmiş oldukları yerdir; mânâ âlemidir. O geniş sahada, gönül daralmaz. Yaş ağacın dalı orada kurumaz."

"Bize doğru yolu gösteren, bizi kötülüklerden alıkoyan namaz, beş vakitte kılınır. Halbuki âşıklar, daima namazdadırlar! O gönüllerindeki aşk, başlarındaki ilahî sevgi ne beş vakitle yatışır, ne de beş yüz bin vakitle geçer gider!''


AŞIKLARIN NAMAZI

Akşam namazı vakti gelince, herkes ışını yakar, sofrasını kurar; ben de gönlümde sevgilinin hayalini bulur, feryad-u figana başlarım.
Gözyaşlarımla abdest aldığımdan ötürü, namazım böyle ateşin olur! Ezan sesi, mescidimin kapısına gelince, onu yakar, yandırır!
Kıblemin yönü ne taraftadır ki, benim namazım kazaya kaldı! Sana da, bana da daima kazadan bir imtihan gelmededir!
Acaba, Allah aşkıyla mest olanların namazı doğru mudur; sen söyle! Zira, mest olan ne zamanı bilir, ne de mekanı!
Acaba, bu kıldığım ikinci rekat mıdır, yoksa dördüncü rekat mıdır? Acaba, hangi sureyi okudum?.. Çünkü, heyecandan dilim tutulmuştur!
Hakk’ın kapısını nasıl çalayım? Zira, bende ne el kaldı, ne de gönül! Ben bende değilim; benim elimi de sen aldın, gönlümüde!.. Allah’ım, bende hiçbir şey kalmadı! Hiç olmazsa sen, bana bir güven ver, bir eman ver!
Allah’a yemin ederim ki, namazı nasıl kıldığımın farkında değilim! Rüku-ı tamamladım mı, imam kimdir; haberim bile yok!
Bundan sonra ben, her imamın önünde ve arkasında gölge gibi olayım da, benim gölgemi düşürenin, beni yaratanın korkusundan bazen secdeye kapanıp güçleneyim, bazen de ayağa kalkıp uzayayım!
Gölgenin ne değeri vardır? Onun rüku-ına da bakma, kıyamına da önem verme; gölgeden bir şey bekleme! Gölge cansızdır; onda bir can vardır sanma!
Gölge, hesaba katılmaz; gölge bir hiçten ibarettir! Çünkü o, başkasının canı ile kımıldanır, hareket eder! Gölge, bazen iki elini çırpar kendini meydana getiren sahibini arar!
Varlığım kalmadığı için hep gölgeden bahsedip dururum! Gölgede ağız bulunur mu? Gölge, kendini düşürenin emrindedir; ona tabi olur!

ZEKÂT

O verdiği zekât senin kesen(ve cüzdanın)için bir bekçi muhafızdır. O kıldığın namazda zekâtın çobanıdır. “

“Altının çoğalıp taşması zekâtla,fuhuş sapıklık ve inkârdan kurtuluş ise namazla mümkündür. “

“Allah aşkına çarçabuk sat ve satın al;bir damla ver,inci dolu bir deniz elde et. “(Zekât vermekte,ecrini kazanmakta acele et. )

”Sadaka vermekle mal asla eskimez. Hayır hasenât gerçekten güzel bir vasıtadır. “

“Senin altının ve ipeğin fakir sâyesindedir. Ey görünüşte zengin fakat hakîkatte fakir olan kimse;manevî zenginliklerin sahibi olan fakire zekât ver.“

“Zekât verilmezse bulutlar kaybolur,yağmur yağmaz. Zinâ sebebiyle de her tarafta vebâ (frengi gibi bulaşıcı tehlikeli hastalıklar)ortaya çıkar.”

“Ağzını kapa ve altın dolu avucunu aç. Ceset cimriliğini bırak ve cömertliği seç. “

“Bu cömertlik,cennet sevgisinin bir dalıdır. Bu dalı elinden bırakmış olanın vay haline!”

“Ey iyilik yolcusu,cömertlik dalı seni yükselterek aslının olduğu yere yani Cennet’e kadar götürür. “

“Allah rızası için ekmek verirsen,sana da ekmek verilir. Allah rızası için canını verirsen,sana da can verilir. “

ORUÇ

“Orucun açlığına sabret. Onu tutmakta ısrar ederek Allah’ın verdiği mânevî rızkı gözle. “

“Hakk’ın mânâ ekmeği ve sofrası oruç tutanlar içindir. Yoksa at sineği için yemekle saç yağı birdir.”

“(O nereye olsa konar). Oruç hal diliyle der ki: Helâlden uzak duran hiç harama yaklaşır ve bulaşır mı?”

“İnsanın esas gıdası Allah’ın nûrudur. Bundan dolayı hayvan gıdası ona layık değildir. “

HACC

“Hacc adamı isen,yani hacca gitmek istiyorsan(yanına)bir yoldaş ara. O yoldaş ister Türk ,ister Hintli, isterse Arap olsun. “

“O yoldaşın rengine nakşına yani dış görünüşüne bakma,azmine kastına ve temiz niyetine bak. “

“Hacca gidenler o uzak yolda kendinden geçmiş âşıklar misâli mallarını ve tenlerini sarf ile fedâ edenler.“

“Belki Hacca gidip orada”lebbeyk”diyebilmek Cenâb-ı Hakk’ın kullarına ayrı bir lutfu ve inâyetidir.“

KELİME-İ ŞEHÂDET

O şâhidliği yapasın,inâd ve büyüklenmede bulunmayasın diye seni buraya çağırmışlardır. Sen ise o vazifeni yerine getirerek kurtulacağın yerde inatla susup duruyorsun. “Lâilâheillâllah Muhâmmedün Rasûlüllah” Allah’dan başka tanrı yoktur. Muhâmmed O’nun Rasûlüdür,diyerek sözünü hareket ve ibadetlerinle sağlamlaştırarak kurtulmuyorsun. “

“O halde öyle bir iş yap ki,o iş senin için;harfsiz,kelimesiz ve sessiz ”Eşhedü” demek olsun,imânın açık bir ifadesi yerine geçsin. Ey oğul,(öyle bir hayat sür ki)bütün varlığın ve her bir organın menfâtine ve zararına olan şeyler de ”Eşhedü” demiş olsun. “

Sen “la: -yok”u”ve ”illa’llah: Ancak Allah var”ı doğruluk ve ihlâs ile okumayınca Tevhid: Allah’ın birliğine inanç yolunu bulamazsın.“


MEVLÂNACA ANLAYIŞLAR

Mevlâna’da Sabır Anlayışı

Sûfi için sabır önemlidir. Sabır daha yüksek makamların basamağı, cennete götüren köprü, sevincin anahtarıdır. Sabır, Allah’ın üzerine ”zafer geldi çattı” diye yazdığı demir kalkandır. Belalar ve acılar içerisinde bağırmanın ve yalvarmanın bir manası yoktur; zira insan o zaman hedefe varamaz. Bunu Mevlâna, sırtına bir aslan resmi dövdürmek isteyen birinin hikayesini anlatarak açıklar. İğnenin acısı dayanılmaz olunca adam, (dövme yapan adam) aslanın kafasını yapmamasını rica eder; acılar azalmayınca adam tellağa kuyruğunun resmini de bırakmasını söyler ve nihayet tellak, ”Bedensiz bir aslan!... Yetti artık!” der…

Mevlâna’da Şükür Anlayışı

Sabrın meyvesi kalpte büyüyen şükürdür. Zira sabır yalnız hazırlayıcı bir basamaktır; oysa şükür, insan ilerledikçe ve bundan dolayı yukardan daha çok üzerine geldikçe daha da derinleşir. Mevlâna bu şükür hediyesini Selçuklu Sultanı İzzeddin’e yazdığı bir mektubunda ve Fihi mâ fih’de çok isabetli bir şekilde anlatır:

“Şükür hayır işlerinin avıdır. Şükrün sesini duyduğunda sen, daha çok vermeğe hazırsın demektir. Allah kulunu sevdiğinde ona bir elem verir; eğer o buna sabırla dayanırsa, Allah onu beğenir; eğer o şükrederse, Allah onu yüceltir. Şükür en büyük panzehirdir, zira o öfkeyi, rahmete döndürür.“

Mevlâna’da Fakr (Kalenderlik, Fakirlik) Anlayışı

Fakirlik Şayet Mevlâna’da tasavvuf kavramların bir teorisinden bahsetmek mümkünse, bu durumda fakr şüphesiz merkezi bir kavram olurdu. Peygamberin “Fakirliğim benim iftiharımdır” sözüne dayanarak eski sûfiler, manevi fakr konusunda murakabe (meditasyon) etmişlerdir; zira insan, Kur’an’ın tespit ettiği üzere, ebedi zengin Allah’a nazaran mutlak fakirdir. Ne var ki böylesine bir fakrın dış görünüşle bir alakası yoktur:

“Fakr’ı Allah’ın nurunda ara, elbisede arama;

Her çıplak”adam” olsaydı, sarımsak da adam olurdu!

Gerçek fakr yüce Allah’ın nuruyla birleşmiştir; fakr kendi benliğini boşaltan dervişi dolduran şaraptır. “

Mevlâna’nın en güzel şiirlerinden birisi bu fakr’ı bir yakut kuyusu olarak tasvir eder?

“Yani bezm-i, ezelde -dün- fakr, onu parlak kırmızı bir atlas manto giymiş Sultan yapmıştı.

Fakr kuvvetli bir doktordur ve etrafında gönüllerin ve müritlerin oturduğu bütün sûfi önderlerin en büyüğüdür; bir de o, bir sütannedir ve insanoğluna doğru davranmayı öğretir. “

Böylece fakr Mevlâna için, sûfinin en yüksek gayesine, yani fena’ya işaret eden bir söz haline gelir. Yeni bir hayatın ön şartı kırılmaktır: Değerli yağı içinde saklayan çekirdeğin kurtulması için fındık kabuğunun kırılması şarttır; incinin kurtulması için midyenin parçalanması lazım gelir.


Mevlâna’da Ölüm Anlayışı

Aşılan her acı insanı, ruh yolculuğunda (seyr-i sülûk) bir adım daha ileri götürür. Haklı olarak sûfiler, o arada Mevlâna Celâleddin Rûmi, Peygamberin; ”Ölmeden önce ölünüz!” hadisini hayatlarının ve nazariyatlarının ilkesi yapmışlardır.

“Hiçbir ayna yoktur ki ayna olduktan sonra tekrar demir haline gelsin.

Hiçbir ekmek yoktur ki tekrar harmandaki buğday şekline dönsün.

Hiçbir üzüm tekrar dönüp koruk olmaz.

Hiçbir olmuş meyva tekrar turfanda haline gelmez. “

“Her ölüm daha yüksek bir kademede yeniden dirilmeğe götürür. O yüzden neden korksun ki insan ölümden? Burada dertlerin zindanında esir olan dilenci orada padişah köşküne geri dönecektir; doğan sahibine, bülbül edebi bahçeye dönecektir. O yüzden mümin bir gül gibi tebessüm ederek can verir. O bilir ki: “şeker kamışı idim, şimdi şeker oldum. “

“Hayat devamlı bir yolculuktur; ruhların kervanı bir duraktan başka durağa, tepeler üzerinden ovalara, tehlikeli uçurumlardan derûni mânâlar ülkesine yaya dolaşır durur.

Öldürünüz beni, ey dostlarım, öldürün!”

Mevlâna’da İman Anlayışı

“Ancak imandan kaynaklandığında namazın bir değeri vardır.“' Mevlâna’nın vurguladığı üzere, iman insan için namazdan daha önemlidir, zirâ o, bütün amellerin köküdür. Her namazda, dindar insanların her gün birçok kere okuduğu Kur’an’ın ilk sûresi, Fâtiha okunur. Fâtiha kalbe eştir ve beş vakit namazın merkezidir; kalp de ancak kendi faaliyetinden sonra tesir icra edebilen beş duyunun merkezidir. Bu sahada samimî olan, kargıya ve kalkana ihtiyaç duymadan bir saltanat sahibi olabilir; Mevlâna sadece insanın değil, bilakis bütün yaratıkların Fâtiha’yı tekrar ettiklerini can kulağıyla duyar.

Mevlâna’da Namaz Anlayışı

“Huzûr-i kalp namazın ön şartıdır. Din ideallere uygun olarak hareket etmedikten sonra, gece ve gündüz ibâdetle meşgul olsan ve bundan dolayı övünsen neye yarar? Çünkü namaz, karakterlerde bir değişikliğe sebep olmalıdır. Namaz ve Allah’ı zikirle Allah’a ulaşamadığı takdirde, bu sofu işleriyle meşguliyet şuna benzer: Bir kutuda misk olsa ve sen elini o kutunun içine sokarak miske dokunsan şimdi elin tamamen misk kokar. “

Bu bağlamda o, Pîr’in soğuk bir kış gecesi camide namazını nasıl kıldığını ve secdede nasıl içten ağladığını anlatır; öyle ki gözyaşları sakalına akmış ve buz gibi soğuk zeminde donuvermiştir. Böylece müritleri onu sabahleyin sıcak suyla kurtarmak mecburiyetinde kalmışlardır. Ancak o hâlâ bu durumun farkında olmamıştı; zirâ ruhların Şems’i onu aydınlatmıştı ve o vecdle şöyle bağırmıştı:

“Mihrâbı, dostun cemâli olanlar için,

Yüz türlü namaz, rükû ve sücud vardır.“

“O kişinin imamı aşktır; ve bu imam namaz için selam vermeğe başladığında insan, hemen ikram ve uyku hakkındaki ölüm duasını okur. “

Mevlâna’da Dua Anlayışı

Mevlâna bize farz namazların sonunda dua okunması gerektiğini öğretir; ve yapılan dualar özellikle Ramazan aylarında Allah indinde kabûl görür. Bu aynı şekilde sabahın erken saatlerindeki sabah namazları için de geçerlidir. Fakat geceleri yapılan niyaz Allah’ın nazarında parıldayan bir mum gibidir. “Balığın karnında niyaz eden Yunus, kendi dünyevî varlığının zindanında dua eden insan için bir örnektir ve o insan seher vakti, balık mesâbesinde olan”gece”nin karnından kurtulup çıktığında da şükretmelidir. “

Mevlâna, daima duanın etkilerine inandığını ve insanın, darda olduğu zaman, diğer yaratıklardan daha çok Allah’a yakarma imtiyazına sahip olduğunu vurgulamıştır:

“Köpeğin aklı ve idraki olmadığı halde, acıkıp ekmeği olmayınca, senin önüne gelip kuyrukçuğunu sallıyor; yani: “Bana ekmek ver, benim ekmeğim yok, senin var. “ diyecek kadar anlayış gösteriyor. Sen, köpekten de mi aşağısın? O, yerde yatıp”Eğer isterse bana kendisi ekmek verir. “ demeğe razı olmayarak yalvarıyor, kuyruğunu sallıyor. Sen de böyle yap ve Tanrı’dan iste ve dilen ki böyle bir atâ sahibinin önünde dilencilik etmek çok yerinde olur. Madem ki şansın yoktur, o halde hasis olmayan ve devlet sahibi bulunana bir kimseden şans iste. “

Başka bir yerde bir duada Mevlâna, Allah’ın rahmet bağışlarıyla karşılandığında dünyevî bağışların ne kadar önemsiz ve küçük olduklarını beyân-ı eder. Âşık Allah tarafından muhafaza edildiğini, unutabilir mi?

“Nerde olursak olalım, nereye olursa olsun yolculuğumuz,

Senin masandayız, Senin kadehindeyiz.

Senin şekillendirdiğin resimleriz biz,

Senin lûtuf ve ikramından besleniriz.

Kubbenin güvercin yavrularına benzeriz,

Ve ancak Senin kubbenin etrafında döneriz…

Allah âşıklarının bu tür duaları, göklere uçan kuşlar gibiler. “

Hz. Mevlâna’nın Sıkıntılı Anlarda Okunması için Tavsiye Ettiği Dua

Mevlâna ömrünün son anlarını yaşamakta iken, dostu Şeyh Siraceddin’i yanına çağrarak, ona şu duayı öğretmiş ve sıkıntılı zamanlarında okumasını tavsiye etmiştir.

“Ya Rabbi! Bana, ne senin zikrini unutturacak, sana şevkimi söndürecek, seni tesbih ederken duyduğum lezzeti kesecek bir hastalık; ne de beni azdıracak, şer ve kötülüğümü artıracak bir sıhhat ver.

Ey merhamet edenlerin merhametlisi!

Merhametinle bu duamı kabul et”

Mevlâna’da Zikr Anlayışı

Duanın sonu sükûttur; ama o zikr’in de sonudur. O zikir ki sûfiler, uzun zamandan beri onu disiplinli bir şekilde talim ederler. Mevlâna hiçbir zaman zikir hakkında teorik risâleler yazmamış veya onun çeşitli tekniklerini imâ etmemiştir; fakat o, zikrin sırrını diğer sûfilerin her birinden daha iyi olmasa bile, onlar kadar iyi biliyordu.

“Kendinden tamamen geçinceye dek yakarışla Allah’ı an,

Ki nidâ ve nidâ eden kendisine nidâ edilende yok olsun. “

Mevlâna’da Gayba İman Anlayışı

“Tenler, ağzı kapalı testi gibidir. Ama testinin içinde ne var? Ona bak.“

“O beden testisi âb-ı hayatla, bu beden testisi ise ölüm zehriyle dolu.“

“Sözdeki ortaklık sende bendedir. Kafirle müminin birliği ten yönündendir.“

“Bana gaibe iman edenler lazımdır. Onun için fena alemi olan dünyanın ahirete bakılacak penceresini kapatalım.“

Mevlâna’da Mürşid-i Kâmil Anlayışı

“Nura ulaşmış şeyh, insana yol bildirir, sözünü nurla yoldaş eder.

Çalış çabala da sarhoş ol, nura ulaş, sözünden Tanrı nuru aksın.

Pekmez içinde ne kaynatılırsa pekmez lezzetini alır.

Havuç, elma, ayva, ceviz, pekmezde kaynatılırsa hepsinden de pekmez lezzetini alırsın.

Bilgi de nura karışırsa, inatçı ve kötü kişiler bile bilgiden nur bulurlar”.

Mevlâna, bu yol gösterici velilere ”Allah doktorları” der ve gönüllerdeki hastalıkları tedavi ettiklerini söyler:

“Bu beden doktorları pek bilgilidirler… senin hastalıklarını senden daha iyi bilirler!

İdrara bakıp ahvâlini anlarlar… fakat sen; hastalığını o tarzda bilemez, teşhis edemezsin.

Sonra nabızdan, benizden, kandan da her türlü hastalığın kokusunu alırlar.

Âlemdeki tanrı doktorları, artık sen söylemeden nasıl olur da hâlini anlamazlar senin?

Nabzından da, gözünden de, benzinin renginden de sende derhal yüzlerce hastalık bulur, anlarlar.

Beden doktorları, doktorluğu yeni öğrenmişlerdir zaten… onlar hastalığı teşhis için idrara vesaireye muntaçtır.

Fakat kâmiller, tanrı doktorları, uzaktan adını duydular mı varlığın ta derinlerine kadar girerler!

Hatta sen doğmadan yıllarca evvelki hâllerini görürler”.


Mevlanâ da Edeb Anlayışı

Mevlâna düşüncesinde edebin en önemli ölçüsü ”başkalarının senden rahatsız olmamasıdır.“ Bu harika anlayışın ana zemininde Hz. Peygamber’in ”Mü’min insanların elinden ve dilinden emin olduğu kimsedir...“ sözü vardır. Mevlâna’ya göre insanla, şeytanın birbirinden ayrıldığı nokta edeptir. “Şeytanın edepsizliği onu Rahmet-i ilahiden kovdurdu. İnsanın edep ve hayası onu eşref-i makama oturttu. “

Mevlâna etrafındakilere edep ve tevazu derslerini bizzat yaşayarak vermiştir. Kendisine hürmeten eğilen Hıristiyan bilgine karşı daha fazla ve daha uzun süre eğilerek incelikte, edebte ne derece yüksek olduğunu gösterir.

“İnsanoğlu edepten nasibini almamışsa, insan değildir. Esasen, insanla hayvan arasındaki fark da edeptir. Gözünü aç, Allah’ın kelâmına bir bak, bütün Kur’an, ayet ayet edepten ibarettir. “

Mevlâna, bir başkasının ayıbını örtmeyi edepli bir davranış olarak kabul ederek şöyle der:

“Sus artık, yeter! Sır perdelerini pek o kadar yırtma. Çünkü bize, kırıkları sarıp onarmak, ayıpları örtmek yaraşır...

Edepten uzak yaşayan insan insanlık ayıbı işlemektedir.

“Edepten kaçanlar insanlığın haysiyetini, şerefini yok eder. “

“Ey Müslüman! Sen bizzat edep iste. Edep, her edepsize sabretmektir; ancak, falan kişinin kötü karekteri ve huyu vardır diye şikayet eden kişi, bil ki, kötü huylu olduğu için kötü huyluyu kötüler. Güzel huylu kötü huyluya sessiz kalıp tahammül edendir. “

“Allah’tan edepte başarılı olmayı dileyelim. Edepsiz, Allah’ın lutfundan mahrum olur. Edepsizin sadece kendine kötülüğü olmaz, aksine bütün dünyayı edebe verir. “

Mevlâna’da Bilgi Anlayışı

İnsanı kurtuluşa götürecek şeylerden biri bilgidir. Mevlâna gerçek bilginin vahiy ve keşif yoluyla elde edilen bilgi olduğunu ve bu bilginin ancak insanı üstün bir varlık haline getirebileceğini savunur. Vahiy insan aklının yolunu açar ve insan vahiyle elde ettiği ipucundan akıl yoluyla delillere ulaşır; ama aklın kılavuzluğu bir yere kadardır. Mevlâna’nın bütün eserlerinin merkezi ve maksadı vahyin, Kuran’ın bilgisiyle insanı aydınlatmaktır. Akıl yoluyla elde edilen bilgi ile Allah’a varılmaz; ancak kalbin manevi kuvvetiyle varılır ki bu da akıl kuvvetiyle kazanılmaz.

“Bütün sanatlar, şüphe yok ki önce vahiyden meydana gelir, fakat sonra, akıl, onların üstüne bazı şeyler katar. Dikkat et de bak! Bizim bu aklımız, hiçbir sanatı, usta olmadıkça öğrenebiliyor mu?”256

İnsan için faydalı olan bilgi, bilgilerin en üstünü, ona göre yokluk bilgisidir. Diğerleri insanı kurtarmaz, insana fayda vermez.

“Ölüm günü, bütün bu bilgiler içinde işe yarayan ve yol azığı olan da yokluk bilgisidir”

Kuru bilgi insanı sarayın kapısına getirir, ancak içeri girmek gönül bilgisiyle olur.

“Gönül ehlinin ilimleri, kendilerini taşır, ten ehlinin ilimleriyle kendilerine yüktür.”

Gönül bilgisi, Mevlâna’nın eserlerinin özünü oluşturan aşk bilgisidir. Aşık insanın ulaşacağı son nokta kemal noktasıdır. Düşüncesinin, şiirinin merkezi aşktır. Mevlâna’dan taşan eserlere dönüşen sözler, aşkın eseridir. Dünyevi aşk; ilahi aşkın bir basamağıdır. İlahi aşka götüren bir ilk mekteptir. İlahi aşkın öğrenilmesi ve ona alışılması için bir ön şarttır.

Mevlâna’nın Aşk Anlayışı

Aşk, varlıklardaki ortak sırdır. Ortak enerjidir. Varlıklar arasındaki çekim merkezi aşktır, parçaları bir arada tutan aşk çekirdeğidir. Atomun, Mevlâna’nın deyimiyle zerrelerin yapısı buna en iyi örnektir. Mevlâna’nın ifadesiyle zerrenin içinde bir güneş gizlidir. Bu güneş aşktır. Varlıkları hareket ettiren, zerrelere hayat veren de bu güneştir.

“Bir tek zerre O’nun aşk güneşinden boş değil

Her gül, onun vuslatının bahçesinin kokularını taşır”

Kainat aşkın hürmetine yaratılmıştır. Aşkta çok büyük bir güç saklıdır. Bu güç her şeyi değiştirmeye kafidir.

“Aşk, denizi çömlek gibi kaynatır. Aşk, dağı kum gibi ezer, eritir.

Aşk, gökyüzünü çatlatır, yüzlerce yarık açar. Aşk, sebepsiz yeryüzünü titretir”

İnsan bu sırrı keşfettiğinde ölümsüzlüğü bulacaktır.

“Bir gece aşka: “Sahi sen kimsin?” diye sordum

O: “Ben ebedi hayatım; devam eden mutlu hayatım” dedi.

Aşk, ikiliği kaldırır, anlaşmazlıkları çözer, insanı bencillikten dünyaya tamahtan uzaklaştırır. Aşkın en güzel süsü güzel ahlaktır. Aşk ahlâkı üstünleştirir. İnsanı bayağılıktan kurtarır.

“Şeytan bile aşık olsa topu çeler bir Cebrail kesilir, şeytanlığı ölür”.

Mevlâna’nın aşkta hocaları, Senai, Attar ve Hallac’dır. Özellikle Hallac aşkta acıyı yaşamanın sembolü olarak sürekli karşımıza çıkar. O aşkın ve iman kuvvetinin tartışılmaz sembolüdür. Çünkü gerçek aşk ,uğruna tüm varlığından geçilen, ölümü sevdiren aşktır. Hallac darağacına gülerek gitmiş, aşkın en büyük imtihanından geçmiştir.

“Ey aşk, padişahım sensin, benim için bir darağacı kur; asılmamış kandil evi aydınlatmaz”

“Kendimizin düşmanıyız biz, öldürenin dostuyuz

Aşıkların her biri Mansur’dur, kendini öldürtür”

“Ene’l-Hak sözünü sen söylemedin, O’nun şarabının esintisi söyledi.

A hoca Mansur, iş böyleyken neden darağacındasın”.

Mevlâna’nın İbadet Anlayışı

O’na göre ibadetler yalnızca alışkanlığa dönüşüp şekli olduktan sonra anlamsızdır. Eğer yapılan ibadet insan varlığını harekete geçirmiyor ve rutinleşiyorsa imanda bir noksan aramak gerekir.

“Eğer bizim ambarımızda hırsız bir fare yoksa kırk yıllık ibadet buğdayı nerede?

Her günlük azar azar sadıkane ibadet taneleri niçin bu ambarımızda toplanmıyor?”

Arınmak için orucun ve haccın önemini Mevlâna sıkça vurgular. Yalnızca Ramazan ayında değil, sair zamanlarda da oruç tutmayı sık sık tavsiye eder.

“Oruç tutarak hırsının yağlı ineğini öldür ki,

İnce şenlik ayının bereketini kazanasın!”

Mevlâna’da Kadın Anlayışı

Mevlâna, eski takva ehlinin kadını hor gören durumlarını yine ananevi sembollerle ifade etmiştir. Kendisi de çoğu zaman kadının fıtraten zayıf olduğu ifade edilen herkesce malum bu geleneğe bağlı kalmıştır. Ancak bununla beraber o Mesnevi’de kadınlara karşı öyle pek lutufkar başlamayan bir hikayeyi yeni bir boyuta taşımayı bilir.Artık kadın tabir-i caizse yaratılmış değil bilakis yaratıcı olarak adlandırılabilir. Kendisinin şiirlerde kullandığı ve özellikle anneyi konu alan sayısız semboller dertlerini fevkalade tanıdığı kadının annelik hususiyetinde duyduğu derin saygıyı ima eder.

“Annesinin kucağında ölen bir çocuk gibi,

Allahın rahmet kucağında ölürüm. “

Mevlâna kah çocuklarıyla konuşan ve oynayan yaşlı bir anneyi işaret eder kah okul çağı gelmiş çocuğun u azarlayan annenin telaşını dile getirir. O her yerde anneler görür ve bilir ki aşk mahlukların en büyük anasıdır. İşte burada o kadınları hor gören geleneksel anlayıştan ayrılır ve gerçek duygularını açığa vurur.

MEVLÂNA ve İNSAN HAKLARI

Mevlâna’nın insan hakları ve özgürlükleri düşüncesinin merkezinde onun islam tasavvufu anlayışı durmaktadır. Bu dinsel öğreti çığırın kökleri Kur’an-ı Kerim ile Hz. Muhammed’in hadislerinde bulunmaktadır.

Mevlâna’nın insan hak ve özgürlükleri anlayışı; Allah-insan-toplum-kainat görüşlerine dayanmaktadır. Allah’ı tek ve mutlak varlık, vahdeti vücut olarak kabul etmektedir. İnsan-toplum-kainat bu tek ilahi varlığın tecellisinde ibarettir. Bu açıdan her şey onun yankısıdır. Kendisi de ilahi varlığın resmini taşımaktadır.

‘‘Ben göklerin her birinde bir takım insanlar;

Ve onların üzerinde de melekler görüyorum.

Ey şaşı adam eğer sen biri iki görüyorsan

Bende senin aksine ikiyi bir görüyorum. “

İnsanlar tek rahmani varlığın birer yankıları olmaları hasebiyle birbirleriyle eşittirler,kardeştirler. Pek tabii aralarında dostluk ve barış içinde yaşayabilirler. İnsan tasavvufunun vahdet-i vücud anlayışı açısından daha orta çağlarda Anadolu Selçuklu Devleti’nde insana ve insanların haklarına,özgürlüklerine en yüksek değeri vermiş olmasıdır. İnsan oğlunun mutlak varlığın tecellisi olması kendisine en büyük değeri vermiş olmasıdır. Tarihte ilk kez insan oğluna böyle bir yüksek değer verilmiştir. Böylelikle insanlar arasında anlaşmazlık, düşmanlık, baskı ortadan kaldırılmak istenmiştir. İnsan hakları, özgürlükleri sağlanmış insanlara adalet ve sevgi sunulmuştur. Geniş planda; din, dil,etnik ve kültürel v. b. farklılıklar söz konusu edilmeden bütün insan toplulukları arasında dostluk, iş birliği ve barış içinde bir yaşam kurulmak istenmiştir. Bu anlamda Mevlâna Mesnevi-i Manevi’de şöyle demektedir: “Biz pergel gibiyiz bir ayağımız şeriatta sağlamca durur öteki ayağımız 72 milleti dolaşır.”

Özgürlük kuramına göre yine insanın güvencesi Allah’tır. İnsan hürdür, masumiyeti savunulmaktadır. Tanrısal hukuk sınırlarında bağımsızdır. Allah’tan başka hakim tanımaz. Herhangi bir kimse müslümanların hak ve özgürlüklerini sınırlayamaz. Çünkü İslam buyrukları ve yasakları sisteminin ilahi niteliği vardır. İnsan hak ve özgürlükleri Kur-an ve hadislerle tayin edilmiştir. Hz. Peygamberin sözlerine göre Allah’tan başka buyruk ve yasa kabul edilemez. İslam tasavvufu ve özellikle Mevlâna’ya göre metafizik buyruk ve yasaklar; mutlak varlığın tecellisidir. Hatta büyük tasavvuf öncüsü, ilahi hukuk sistemini, İslam dışı dinlerden insanlara, hatta; köle ve cariyelere dahi uygulamak istiyordu. Onlarında insan hak ve özgürlüklerini savunmuştur. Bu bağlamda Ahmet Eflaki’nin “Âriflerin Menkıbeleri’’ adlı kitabında Mevlâna’nın kızı Melike Hatun’un, kölesi olan kadına karşı sert davranışı üzerinde durmaktadır. Bununla ilgili olarak insan hak ve özgürlükleri açısından köleliğin kaldırlması yönünde Mevlâna’nın fetva vermeye hazır olduğu bildirilmiştir. O şöyle demiştir: “Onu neden incitiyorsun? Acaba o hanım, sen de cariye olsaydın ne yapardın? İster misin ki alemde Allah’tan başka kimsenin kölesi yoktur diye fetva vereyim? Hakikatte hepsi bizim kardeşimizdir. “

Mevlâna’nın bu anlayışları İslamın özgürlük kuramına tamamen uygundur. İslamın mutlak varlığa dayanan buyruk ve yasakları felsefi yeni çağda bazı büyük Avrupa filozofları tarafından esaslandırılmak istenmiştir. Mesela Emanuel Kant; O, insan haklarını; insan moralini doğrudan doğruya mutlak varlığa bağlar, demiştir.

İnsan sevgisine dayanan bir düşünce tarzı, tam bir yeni zihniyet getirmiştir. Pek ünlü şiirini zikretmek istiyorum. Bu şiir herkes tarafından biliniyor. Sanıyorum bu şiirin Mevlâna tarafından yazılıp yazılmadığı tartışılmaktadır. Ama böyle olmakla birlikte Mevlâna’nın insan hakları düşüncesi onun insan anlayışının ruhunu açıklamaktadır.

“Yine de gel, yine de, ne olursan ol, yine de gel.

Hristiyan, Mecusi ,Putperest olsan da yine gel.

Bu bizim dergahımız ümitsizlik dergahı değildir.

Yüz kere tövbeni bozmuş olsan da yine gel

Sanıyorum ki, bu Rubai Mevlâna’nın insan severliğini bütün yönüyle ortaya koymaktadır. Mevlâna islam tasavvufu acısından da insan hakları ve özgürlükleri düşüncesi yönünden de insanlık tarihine Evrensel Humanizm’e bütün dünya kültürüne pek çok değer kazandırmıştır. Kanatimce Birleşmiş Milletler örgütünün Genel İnsan Hakları Anlaşması Avrupa Konseyi’nin insan hakları ,esasları ve özgürlükleri ant. Ulusal Azınlıkları savunma çevresi anlaşması gibi yahutta bölgesel azınlıklar belgesindeki insan hakları ile Mevlânanın görüşleri arasında büyük bir ortaklık vardır. Hepsinden de öte Mevlâna Hz Muhammed’i örnek alan salih bir kul olarak peygamberimizin”Medine Vesikası” ilkeleri doğrultusunda insan haklarını ihya için çaba sarfetmiştir. Hz Muhammed’i ve sünnetlerini tatbiki olarak özümseyen ve uygulayan bir mübeşşirdir. Dolayısıyla insan hakları hususunda Hz. Muhammedin feyzinden faydalanılmıştır.

HIRS VE KİBİR HAKKINDA

Hırs, kibir ve şehvet kokusu konuşurken soğan kokusu gibi belli olur.

Sen yemin edip,’Ben soğandan da, sarımsaktan da sakınmadayım’ diye iddia edersen;

Yemin ederken nefesin kovuculuk eder. Beraber oturanlarca hakikat malüm olur.

Fena koku, duanın reddedilmesine sebeptir. Taş gibi katı kalbe lisan yardım etmez.

O duanın karşılığı,’Sesinizi kesin’ dir. Her hilekarın cezası red değneği olur.

Eğer sözün eğri, kalbin doğruysa kerem sahibi Mevla o eğriliği affeder.

Hakk’ın makbul ve doğru Bilal’i ezan okurken, ‘Hayyı’ lafzını ‘Heyyi’ diye telafuz ederdi.

Hz.Peygamber (sav)’e ‘Nübüvvetin başlangıcında böyle yanlış okuma doğru olmaz, Ya Nebi, ya Rasulallah! Daha fasih bir müezzin olsa, din ve sulhun daha başlangıcında haya ale’l-felah’ın yanlış okunması ayıptır’ dediler. Fahr-i alem (sav) hiddete gelip gizli inayetlerin manasına vakıf olarak ‘Canabıhakk’ın yanında Bilal’in –Hayyı- sı nice ha’dan ve hı’dan makbuldür. Daha fazla konuşup sırrınız ortaya çıkmasın. Önünüz ve sonunuz kapalı kalsın’ dedi.

Eğer dua için temiz bir nefesin yoksa, temiz gönüllü dostlardan dua dile.


İFFET VE NAMUS HAKKINDA

Başkasının karısı hakkında kötülük düşünen bil ki, kendi ehline pezevenklik etmiş olur.

O, yaptığın aynı karşılığını bulur. Zira suçun cezası, benzeriyledir.

Sen, önce başkasının karısını kandırmakla benzeri cezaya sebep olunca artık sana da deyyusluk lakap olur.

-Padişah Cenabıhak’tan mağfiret istedi. Cürmünü, cariyeye sahip olmadaki ısrarını hatırladı. Dedi ki, ‘benim başkaları için layık gördüğünü, sonunda ceza olarak benim canıma erişti. Ben, başkasının eşine kastettim. Yolundaki besbelli kuyuya düştüm. Çünkü ben, başkasının kapısını çaldım. Haliyle benimde kapım çalındı.