Hz.Ademin Yaratılışı

Sanat sahibi Mevlâ, hayra, şerre uğramak, sınamak üzere Âdem'i yaratmak istediği zaman,

Özü doğru Cebrail'e”Yürü, yeryüzünden bir avuç toprak ödünç al” buyurdu.

Cebrail, hizmete bel bağlayıp âlemlerin rabbinin emrini yerine getirmek üzere yeryüzüne geldi.

O buyruk kulu, yere el attı. Toprak, kendini çekti, çekindi.

Dile gelip yalvarmaya, tek yaratıcı hürmetine beni bırak, yürü git, canımı bağışla. O yürük atının yularını çek benden.

Benden yaratılacak insan, tekliflere uğrayacak, tehlikelere düşecek. Mevlâ hakkı için beni bırak, alma.

Mevlâ seni seçti, kitaptaki bilgiyi sana gösterdi. O lütuf hakkı için vazgeç benden.

Mevlâ insaniyle meleklere hoca oldun. Daima Mevlâ ile konuşmadasın. Peygamberlerin de elçisi olacaksın. Sen vahiy canının hayatısın, bedeni değil.

İsrafil, bedenlere can verir, sen cana can verirsin. O yüzden İsrafil'den üstünsün.

O, sûr'u üfürür, bedenlere can gelir. Senin nefesin mücerret gönüllere can bağışlar.

Bedendeki canın canı, gönlün diriliğidir. Şu halde senin ihsanın, İsrafil'in ihsanından üstündür.

Sonra Mikâil, bedenlere rızk verir. Senin çalışmansa aydın gönlü rızıklandırır. O kile vergisiyle eteğini doldurmuştur. Senin rızkınsa kileye sığmaz.

Kahır ve şiddet sahibi Azrail'den de üstünsün. Rahmetin, gazaptan fazla ve üstün olduğu gibi.

Arşı bu dördü taşırlar. Sen bunların padişahısın. Hakikatte uyanıklık bakımından dördünün en yücesi, en üstünüsün.

Mahşer günü görürsün ki arşı sekiz melek taşır. O zaman sekizinin en üstünü yine sen olacaksın demeye başladı.

Bu çeşit sayıp dökmeye, ağlayıp yalvarmaya koyuldu. Çünkü o, bundaki maksadın ne olduğunu anlamış, bundan bir koku almıştı.

Cebrail, utanç madeniydi. O andlar, yolunu bağladı.

Yer, pek çok yalvardığı, andlar, yeminler verdiği için geri döndü, dedi ki: Ey kulların Rabbi!

Ben senin işinde serseri değildim. Fakat aramızda geçen şeyleri, söylenen sözleri sen, daha iyi bilirsin.

Adlarından bir adı andı ki ey her şeyi gören Allah, o adam korkusundan yedi gök de dönmesini terk eder, durur.

Utandım, adından sıkıldım. Yoksa bir avuç toprak getirmek, kolay bir şey.

Sen, meleklere öyle bir kuvvet vermişsin ki bu gökleri bile yırtarlar.

Mevlâ, Mikâil'e ”Sen yeryüzüne in de ondan aslan gibi bir avuç toprak kapıver” dedi.

Mikâil, yeryüzüne gelip ondan bir avuç toprak kapacağı zaman,

Yeryüzü titredi, ağlamaya, yalvarmaya, gözyaşları dökmeye başladı.

Gönlü yanarak yalvardı, kanlı gözyaşları dökerek and verdi, dedi ki:

Lütuf sahibi, eşsiz Mevlâ hakkı için ki seni, arşı taşıyan ulu melekler arasına kattı.

Âleme rızık veren kilelerin memurusun, lütuf ve ihsan susuzlarına avuç avuç su verirsin. Çünkü Mikâil sözü, kileden üremdir. Mikâil rızık veren kilecidir.

Bana aman ver, azat et beni. Bak, kanlı gözyaşlarına bulandım da seninle öyle konuşuyorum.

Melek, Mevlâ merhametinin madenidir. Dedi ki: Şimdi ben şu yaranın üstüne nasıl tuz ekeyim? Nitekim Şeytan da kahır madenidir. Âdem oğullarından bu yüzden feryad eder. Yiğitim, merhamet, gazaptan fazladır, gazaba üstündür. Mevlâ sıfatlarından lütuf, kahrın üstündedir. Kullarda onun huyundadır, tulumlar onun suyuyla doludur.

O Allah Resûlu, o sülük kılavuzu ”İnsanlar” padişahlarının dinindedir” demiştir.

Mikâil, din rabbinin tapısına, eli, yeni boş olarak gitti.

Dedi ki: Ey sırları bilen tek padişah, toprak ağlayıp inledi, yolumu bağladı benim.

Senin yanında gözyaşının bir değeri vardır, İşitmezlikten gelemedim.

Âh, feryadın sence yüce bir değeri var. O hukuku terk etmek, elimden gelmedi.

Sence yaşlı gözün pek değeri var. Artık ben, nasıl inat edebilirdim?

Kul, günde beş kere namaza, gel, feryad et diye davet edilir.

Müezzinin ”Haydi felaha” demesi yok mu? O felah, bu ağlayış bu sızlanıştır.

Sen kimi dertle hasta etmek istersen onun gönlüne ağlayış yolunu kapatırsın.

Bu suretle de def eden olmaz, belâ gelip çatar. Çünkü sızlanma şefaatçisi bulunmaz.

Birisini belâdan kurtarmak istersen gönlüne sızlanmayı getirirsin.

Kur'an da şiddetli azaba uğrayan ümmetler hakkında dedin ki:

O anda ağlayıp sızlanmadılar k belâ onlardan dönüp savuşsun. Gönülleri katı olduğundan suçları, kendilerine ibadet görünüyordu. İnatçı, kendisini suçlu bilmedikçe nasıl olur da gözleri yaşarır, ağlar?

Yunus Peygamber'in kavmine belâ gelip çattı. Gökten ateş dolu bir bulut ayrıldı. Yıldırımlar saçıyor, taşları yakıyordu. Gök gürlemekte, benizleri sarartmaktaydı.

Onların hepsi damlardaydı. Vakit geceydi. Gökyüzünden gelen bu belâ, gece vakti gelip çatmıştı.

Hepsi damlardan aşağı indi. Başlarını açıp ovanın yolunu tuttular.

Analar, evlâtlarını kendilerinden ayırdılar. Hepsi feryat figana, çığrışıp ağlaşmaya koyuldu. O kavim, akşam namazından seher çağma kadar başlarına toprak serptiler. Hepsi avaz avaz ağlaşıp yalvardılar. O inatçı kavme Mevlâ acıdı.

Ümitsizlikten, sabırsız ah ve feryattan sonra yavaş yavaş bulut dağılmaya başladı. Yunus Peygamber'in hikâyesi uzun ve etraflıdır. Halbuki toprağı anlatma ve feyiz verme zamanı. Hasılı ağlayıp sızlamanın Mevlâ yanında değeri vardır. Ağlayıp sızlamadaki değer, nerde var. Ey ümit, hemen kalk, belini sıkıca bağla. Kalk ey ağlayan, daima gül.

Çünkü ulu Allah üstünlük bakımından gözyaşını, şehitlerin kanlarıyla bir tutmadadır.

Mevlâmız, bunun üzerine İsrafil'e, yürü dedi, avucunu o toprakla doldur gel,

İsrafil de yeryüzüne geldi ama toprak, yine ağlayıp inlemeye başladı.

Dedi ki: Ey sûr meleği, ey hayat denizi! Ölüler, senin nefeslerinle dirilir.

Sûr'u öyle bir kuvvetle üflersin ki halk, çürümüşken dirilir, mahşere gelir, o ovayı doldurur. Sûr'u üfler, hadi ey Kerbelâ şehitleri, kalkın!

Ey ölüm kılıcıyla helak olanlar, dallar, yapraklar gibi topraktan baş kaldırın dersin.

Senin merhametin ve o tesirli nefesin yüzünden şu âlem, dirilerle dolar.

Sen rahmet meleğisin, merhamet edersin. Sen arşı taşımaktasın, ihsan ve lûtufların kıblesisin.

Arş, ihsan ve adalet madenidir. Onun altından dört tane ırmak akmaktadır. Süt, ebedi olan bal, şarap ve akar su ırmakları. Bunlar, arştan cennetlere giderler. Âlemde de o ırmaklardan biraz bir şeyceğiz görünür.

Gerçi o dört ırmağın burada görünen cüzleri, bulanıktır ya. Neden? Acı yokluk zehrinden!

O dört ırmaktan şu kara toprağa bir yudumcuk serptiler de bir fitnedir kopardılar.

Bu suretle aşağılık kişiler, onların aslını arasınlar, bunu dilediler. Fakat adam olmayanlar, bunlara kani olup gittiler.

Mevlâ, çocukları beslemek, yetiştirmek için sütü verdi, her kadının göğsünü bu süt ırmağına kaynak yaptı.

Şarap ırmağını, gamı defetmek, düşünceyi gidermek ve insana kuvvet ve cesaret vermek için üzümden akıttı. Bal ırmağını da arının için kaynak etti, o ırmağı bedendeki hastalıkları gidermek için akıttı. Suyu da temizlenmek ve içip kanmak için herkese ihsan etti.

Bu suretle de bunları görüp asıllarını izlemeni diledi. Fakat ey herzevekil, sen bunlara kani oluverdin. Şimdi, toprağın başından geçenleri dinle. Bak, o kudret sahibi İsrafil'e ne efsunlar okuyor? İsrafil'e karşı suratını ekşitti, yüzlerce şekilde yalvarıp yakardı.

Ululuk ıssı pak Mevlâ hakkı için dedi, bana bu kahrı helâl görme. Ben bu işten bir koku alıyorum, kafama bir kötü şüphedir girdi.

Sen rahmet meleğisin, merhamet edersin. Çünkü hüma kuşu, hiçbir kuşu incitmez.

Ey dertlilere şifa ve rahmet olan melek, sen de o iki kişinin yaptıklarını yap. İsrafil, çabucak padişahın tapısına döndü, özür getirdi, olanları anlattı.

Dedi ki: Ya Rabbi, görünüşte toprağı al diye emrettin ama içime onun aksini ilham ettin.

Kulağıma, toprağı al dedin, aklıma da bunun aksini emrettin.

Rahmet, gazaptan fazladır, üstündür, üstün geldi ey işleri eşsiz, örneksiz olan ve iyi işler işleyen Mevlâ!

Mevlâ Azrail'e ”Çabuk git, o hayallere kapılmış toprağın halini gör. O arık zâlimi bul, hemen bir avuç toprak al, gel” dedi.

Kaza ve kader çavuşu Azrail, buyruğu yerine getirmek üzere toprak yuvarlağına geldi.

Toprak, âdeti veçhile yine feryada, and vermeye başladı. Birçok yeminler verdi.

“Ey has kul, ey arşı taşıyan, ey arşta da, ferşte de emrine itaat edilen!

Tek ve merhametli Mevlâ'nın rahmeti hakkıyçin git. Sana lûtuflarda bulunan Mevlâ hakkı için git.

Kendisinden başka tapılan bulunmayan, huzurunda kimsenin ağlayıp sızlanması reddedilmeyen padişah hakkıyçin” dedi.

Fakat Azrail, dedi ki: Bu efsunla gizli, aşikâr buyruk sahibi olandan yüz çevirmem ben.

Toprak, O, ilim sahibi olmayı da emretti. İkisi de emir. Bilgi yoluyla lütfet de halim ol, o emri tut dedi ama,

Azrail, O, ya tevildir, ya kıyas. Apaçık emirde öyle tevile, kıyasa az uy.

Kendi düşünceni tevil etsen daha iyi… Başka hiçbir emre benzemeyen bu açık emri tevil etmekten daha yeğ.

Yalvarmana için yanıp durmada. Acı gözyaşlarımla gönlüm kanla dolu.

Merhametsiz değilim, hatta o üç temiz melekten daha merhametliyim ben, senin derdinle dertleniyorum.

Ben bir yetime tokat atsam, halim bir adam da ona tatlı bir şey verse,

Bu tokat onun tatlısından daha hoştur, Eyvah eğer o tatlıya kanarsa.

Feryadından ciğerim yanıyor. Fakat Mevlâ, bana başka bir çeşit lütuf öğretmede.

Gizli lütuf, kahırlar içindedir; değer biçilmez akikin pisli içinde oluşu gibi.

Mevlâ'nın kahrı, benim hilmimden yüz kat iyidir. Mevlâ'da canını esirgemek, can çekişmektir. Onun en kötü kahrı. İki âlemin de hilminden iyidir. Ne güzeldir âlemlerin rabbi ve ne iyidir onun yardımı.

Onun kahrında lûtuflar gizlidir; onun uğurunda can vermek, adamın canına canlar katar. Kendine gel de kötü zannı ve azgınlığı bırak. Mademki Mevlâ gel diyor, başını ayak yap da koş.

Onun gel demesi, insana yücelikler verir; sarhoşluklar, eşler, yaygılar bağışlar.

Ben o yüce emri hiç, ama hiçbir suretle tevil edemem. Dertli toprak, bütün bunları duydu. Fakat o kötü zan, kulağına küpe olmuştu, ondan vazgeçemedi.

Aşağılık toprak, tekrar başka bir çeşit yalvarmaya, sarhoş gibi secde etmeye başladı.

Azrail dedi ki: Yeter, artık bundan fazlası yok. Hem benden sana ziyan da gelmez. Ben, istersen sana başını, canımı rehin vereyim.

Yalvarmayı düşünme, artık o merhamet ve adalet sahibi padişahtan başkasına yalvarma da.

Ben emir kuluyum, emri terk edemem. Onun emri, denizden toz koparır.

O kulağı, gözü, başı, yaratan Mevlâ'nın emrinden başka kendiliğimden ne bir hayır dinlerim, ne bir şer.

Kulağım, onun sözünden başka söze sağır. O, bana tatlı canımdan da değerli.

Can, ondan geldi, o candan değil. O, bedavaca yüz binlerce can verir.

Can nedir ki kerem sahibinden esirgeyeyim? Pire de nedir ki onun yüzünden yorganı yakayım?

Ben, onun hayrından başka bir hayır bilmem. Ondan başkasına sağırım, dilsiz, körüm.

Ağlayıp inliyenlere karşı kulağım sağır. Onun elinde bir mızrak gibiyim ben.

Ahmakcasına mızraktan merhamet umma, mızrağı elinde tutan padişahtan um.

Mızrağa, kılıca nasıl yalvarabilirsin? Onlar, o yüce kişinin elinde tutsaktır.

O sanatkârlıkta Azer'dir, bense putum. Benden ne alet yaparsa o aletim ben.

Beni kadeh yaparsa kadeh olurum, hançer yaparsa hançer.

Çeşme yaparsa su veririm, ateş yaparsa ziya.

Yağmur yaparsa yağar, harmana feyiz ve bereket veririm, ok yaparsa bedene saplanırım.

Yılan yaparsa zehirlerim, yardım ederse hizmette bulunurum.

Ben iki parmağın arasındaki kalem gibiyim. İbadet safında mütereddit değilim.

Azrail, toprağı söze tuttu; o sırada o köhne topraktan bir avuç kaptı.

Yeryüzünden sihirbazca bir avuç toprak aldı. Halbuki toprak, sözle meşguldü, ondan haberi bile olmadı.

O bir avuç toprağı yeryüzünün rızası olmadan aldı, kaçmak isteyen ayakları gerisin geriye giden çocuğu nasıl zorla mektebe götürürlerse öylece Mevlâ tapısına götürdü.

Mevlâ dedi ki: Apaydın bilgim hakkıyçin seni bu halkın cellâdı yapacağım.

Azrail dedi ki: Ya Rabbi halk bana düşman olur. Halkın ölüm çağında boğazını sıktım mı herkes bana düşman kesilir.

Yüce Mevlâm, reva görür müsün halk benden nefret etsin, bana düşman olsun?

Mevlâ dedi ki: Ben sıtma ve humma, kulunç, yaralanma, gibi öyle sebepler yaratırım ki,

Onlar gözlerini senden çevirirler, o hastalıklara, o sebeplere üç kat sarılırlar, yalnız onları görürler.

Azrail, ”Yarabbi, Yüce Mevlâm, öyle kulların da vardır ki onlar sebepleri yırtarlar.

Gözleri sebeplerden geçer, senin ihsanınla perdeleri aşar.

Hal göz doktorundan birlik sürmesini çekerler de illetten de kurtulurlar, sebepten de.

Ne hummaya bakarlar, ne kulunca, ne basura, bu sebeplere hiç ehemmiyet vermezler.

Çünkü bu illetlerin her birinin devası vardır. Deva kabul etmeyen illet kaza ve kaderdir.

Bil ki her hastalığın mutlaka bir devası vardır. Soğuk illetinin devası, nasıl kürk giymekse.

Fakat Mevlâ bir adamı dondurmayı murad ederse soğuk, yüz tane kürk giyse yüzünden de tesir eder.

Bedeni öyle bir titremeye başlar ki ne elbiseyle ısınır, ne evle.

Kaza ve kader geldi mi doktor aptallaşır. O ilaç da fayda verme hususunda yolunu şaşırır.

Ahmakları avlayan bu sebepler, nasıl olur da can gözü açık olanın anlayışına perde olur?

Göz sağlam oldu mu aslı görür. Fakat insan şaşı olursa aslı değil de fer'i görür” dedi.

Mevlâ dedi ki: “ Aslı bilen kişi, nasıl olur da arada seni görür?”

Kendini halktan gizledin ama sırları apaydın görenlerce sen de bir perdesin. Onlara ecel, şeker gibi tatlı gelirken artık gözleri dünya devlet ve ikbaline karşı sarhoş olur mu?Onlarca bedene ait olan ölüm, acı değildir. Çünkü onlar, kuyudan, zindandan çayırlığa, çimenliğe gidiyorlar. Bu ıstıraplarla dolu alemden kurtuluyorlar. İnsan, bir hiçin kayboluşuna ağlar mı?Padişaha mensup birisi zindanın burcunu yıksa zindandakinin gönlü, ona incinir mi?Yazık, şu mermer taşı kırdı da canımızı, ruhumuzu hapisten kurtardı. O güzelim mermer, o yüce taş, zindanın burcuna ne yakışıyordu, ne de güzel uymuştu. Nasıl oldu da kırdı, beni de hapisten kurtardı? Bu suça karşılık elini kırmalı onun der mi?Hapisten çıkarılıp damgacına götürülen kişiden başka hiçbir mahpus böyle saçma bir söz söylemez. Birisine, yılan zehrinden kurtarıp şeker verseler bu hal, o adama hiç acı gelir mi. Can, beden kavgasından kurtulur. Beden ayağı olmaksızın gönül kanadıyla uçmaya başlar. Hani zindanın kuyusuna hapsedilen adamın uyuyup rüyasında gül bahçesini görmesi gibi. Bu adam der ki: Mevlâm, beni bedene döndürme de şu gül bahçesinde bir salınıp gezeyim.

Mevlâ da, duan kabul edildi, dönme der. Doğrusunu Allah daha iyi bilir ya. Bu çeşit rüya, bir bak, ne hoştur. Adam, ölümü görmeden cennete gitmede.

Artık hiç o adam, uyanmaya hasret çeker, kuyunun dibinde zincirlere, bukağılara vurulmuş olarak yaşamayı arzular mı?

İnanmışsan artık savaş safına gel ki senin meclisin gökyüzündedir.

Yüzlerce ulaşma ümidiyle kalk, ey kul, mihrap önündeki mum gibi dinel.

Başı kesilmiş mum gibi bütün gece arayıp isteme yüzünden ağla, gözyaşları dök, yan dur.