Kaza ve Rıza

Övünmeyi seven birisi, bana bir sual sordu.

Dedi ki: “Küfre razı olmak küfürdür” Bunu Peygamber söyledi, onun söylediği söz de doğrudur, yerindedir.

Sonra da yine ”Müslüman olan kişinin her türlü kazaya razı olması lâzımdır.” buyurdu. Kâfirlik ve münafıklık da Mevlâ'nın kaza ve kaderiyle değil mi? Fakat buna razı olursak (ilk hadise göre) kötülük etmiş olmaz mıyız?

“Razı olmazsak o da suç; peki, ikisinin arasında hangi çareye başvuralım.” Ona dedim ki: “Bu küfür, Mevlâ'nın takdiriyledir ama Mevlâ'nın hükmüyle, Mevlâ'nın emir ve rızasıyle değildir. Bu küfür yalnız kaza ve kaderin eserlerindendir.

Hocam, Mevlâ'nın kaza ve kaderini, Mevlâ'nın bilgisi olarak bil de şüphe ve tereddüdün kalmasın. Küfre de razıyız, çünkü Mevlâ'nın bilgisine muvafıktır, fakat bizim fenalığımızdan, bizim kötülüğümüzden meydana geldiğinden de razı değiliz.

Küfür, Mevlâ bilgisi olmak bakımından küfür değildir. Hakk'a kâfir deme, burada dur!

Küfür, cahillikten meydana gelir, fakat küfrün takdiri, Mevlâ'nın bilgisidir, Mevla, kâfirin kâfirliğini ezelde bilir, bildiği gibi de zuhur eder. Rüya ve mülâyimlik mânasına gelen hilm ile, sümük mânasına gelen hilm nasıl bir olur?

Çirkin resim, ressamın çirkinliğini icap ettirmez ya. Çirkini de yapığına, yapabildiğine bir delil olur ancak.

Hattâ hem çirkin resmi, hem de güzel resmi yapabildiğinden ressamın, kuvvetli bir ressam olduğuna delildir.

Bu bahsi açar, düzüp koşarsam sual ve cevaplar uzar gider.

Ben de aşk nüktesinin zevkini kaybederim. Mevlâ'ya hizmet, başka bir şekle döner, maksat hidayetken dalâlet olur.

Davut iyiden iyi taşla Mescid-i Aksâ'yı yapmaya niyetlendi, bu niyetle daraldı, bu işe girişmeyi iyice kurdu.

Hüdâ, ”Bu işten vazgeç, bu mescidi sen yapamazsın. Ey seçilmiş kişi, Mescid-i Aksâyı senin yapmanı biz takdir etmedik” diye kendisine vahyetti.

Davud ”Ey sırları bilen Hüdâ, suçum nedir? Neden mescidi yapma diyorsun bana?” dedi.

Hüdâ dedi ki: “Suçsuzsun, suçun yok ama kanlara girmişsin. Mazlumların kanlarını boynuna almışsın!

Senin sesinden sayısız halk can verdi; sayısız halk, ona av oldu!

Sesin bir hayli kana girmiş, canlar yakan güzel nağmelerin bir hayli adamı canından etmiştir!”

Davud dedi ki: “Senin mağlûbundum, senin sarhoşundum., elim, senin kuvvet ve kudretinle bağlıydı.

Padişah mağlûp olana acınmaz mı? Mağlûp, âdeta yok demek değil midir?

Cenab-ı Hak buyurdu ki: Bu mağlûp, öyle bir yoktur ki vara nispetle zahiren yok olmuş değildir, iyice anlayın bunu!

Bu çeşit yok olan, kendinden geçmiş, var olanların en iyisi, en ulusu olmuştur.

O, Hüdâ, sıfatlarına nispetle yoktur. Fakat hakikatte ona yoklukta vir varlık vardır.

Bütün ruhlar, onun tedbirindedir. . bütün cesetler, onun hükmündedir. Bizim lütfumuza mağlûp olan iradesiz, ihtiyarsız ve âciz kalmış değildir; o, bizim sevgimizde ihtiyar sahibi olmuştur.

Zaten ihtiyar ve iradenin sonu da budur, yani insanın mevhum irade ve ihtiyarının bu makamda yok oluşudur.

Zaten nihayet o, mevhum varlıktan mahvolmasaydı hiçbir ihtiyar ve iradeden lezzet alamaz, zevk bulamazda.

Dünyada ister yenecek bir lokma olsun, ister içilecek bir şey., onun lezzeti, lezzetten kesilmesinin fer'idir (İnsan, yediği, içtiği şeylerin lezzetini kaybetmedikçe yiyeceği ve içeceği şeylerden lezzet alamaz. Maddi lezzetlerden kesilmedikçe mânevi lezzeti bulamaz. )

Lezzetten geçen gerçi bütün lezzetlere aldırış etmez bir hale gelir ama hakikatte kendisi lezzet kesilir, lezzetten hiç ayrılmaz olur!