Zıtların Esrarı

Can, apaçık olduğundan, pek yakın bulunduğundan görünmez. İnsan, içi su ile dolu, dışı kupkuru küp gibidir.

Kırmızı, yeşil ve sarı... Bu üç renkten önce ziyayı görmezsen bunları nasıl görürsün?

Fakat senin aklın renkler içinde kaybolduğundan dolayı o renkler senin nuru görmene perde oldu.

Gece olunca o renkler örtüldü, o vakit rengi görmenin nurdan olduğunu görüp anladın. Harici nur olmadıkça rengin görünmesi mümkün değildir. İçteki hayal rengi de böyledir. Dış renkleri güneş ve Süha yıldızının nuruyla görünür. İç renkleri ise yüce nurların aksiyle görünür.

Gözünün nurunun nuru da gönül nurudur. Göz nuru gönüllerin nurundan meydana gelir.

Gönül nurunun nuru da, akıl ve duygu nurundan olmayan, onlardan ayrı bulunan Mevlâ nurudur.

Geceleyin nur yoktu, renkleri görmedin. Nuru zıddıyla sana sabit oldu ki,

Önce nur görünür, sonra renk. Bunu da nurun zıddıyla tereddütsüz olarak bilirsin.

Mevlâ; bu zıddiyetle gönül hoşluğu meydana gelsin, her şey iyice anlaşılsın diye hastalığı ve kederi yarattı.

Şu halde gizli olan şeyler, zıddıyla meydana çıkar. Hakk’ın zıddı olmadığından gizlidir.

Evvelâ nura bakılır, sonra renge. Çünkü beyaz ve zenci, birbirine zıt olduğu için meydana çıkar.

Sen nuru, zıddıyla bildin. Zıt, zıddı meydana çıkarır, gösterir.

Fakat fazla vefakârlık sebebiyle tamamen şeker olursan buna imkan yoktur. Nasıl olur da şekerden tat ayrılır, imkanı var mı?

Ey hoş arkadaş! Âşık, halis ve sâf şarabı, kendisinden bulur, onunla gıdalaşırsa bu makamda artık akıl kaybolur, (bu sırra akıl ermez).

Aklı cüzi, sırra sahip gibi görünürse de hakikatte aşkı inkar eder.

Zekidir, bilir; fakat yok olmamıştır. Melek bile yok olmadıkça şeytandır.

Aklı cüzi, sözde ve işte bizim dostumuzdur. Ama hal bahsine gelirsen orada bir hiçten, bir yoktan, ibarettir.

Varlıktan fani olmadığı için o, hiçtir, yoktur.

Kendi dileğiyle yok olmayınca nihayet zorla, istemediği halde yok olacaktır. Bu da ona yeter.

Can, kemaldir, çağırması, sesi de kemaldir. Onun için Mustafa ”Ey Bilâl, bizi dinlendir, ferahlandır;

Ey Bilâl! Gönlüne nefhettiğim o nemadan, o feyizden dalga dalga coşan sesini yücelt,

Âdem'i bile kendinden geçiren, gök ehlinin bile akıllarını hayrete düşüren o nefhayla sesini yükselt!” buyurdu.

Mustafa, o güzel sesle kendisinden geçti. Ta'ris gecesinde namazı kaçtı.

O mübarek uykudan baş kaldırmadı; sabah namazının vakti geçip kuşluk çağı geldi.

Ta'rîs gecesi, o gelinin huzurunda tertemiz canları, el öpme devletine erişti.

Aşk ve can... her ikisi de gizli ve örtülüdür. Mevlâ'ya gelin dediğim için beni ayıplama!

Sevgili, benim sözüme darılsaydı susardım; bana bir lâhzacık mühlet verseydi sükût ederdim.

Fakat”Söyle, bu söz ayıp olmaz. Senin sözün, gayb alemindeki kaza ve kaderin zuhurundan başka bir şey değildir” demekte.

Ayıptan başka bir şey görmeyene ayıptır. Fakat gayb âleminin pak ruhu, hiç ayıp görünür mü?

Ayıp, cahil mahlûka nispetle ayıptır: makbul Mevlâya nispetle değil. Küfür bile yaradana nispetle bir hikmettir. Fakat bize nispet edecek olursan bir âfet, bir felâkettir.

Birisinde yüzlerce faziletle beraber bir de ayıp bulunsa o ayıp, nebatatın sapı mesabesidedir.

Terazide her ikisini de beraber tartarlar. Çünkü nebatat ve sap. . İkisi de bedenle can gibi bağdaşmıştır.

Şu halde büyükler, bu sözü boş yere söylemediler: Temiz kişilerin cisimleri de, can gibi saftır.

Onların sözleri de, nişanı olmayan ve bir kayda gelmeyen can olmuştur, nefisleri de, suretleri de.

Onlara düşman olanların canları ise sırf cisimdir. O düşman, tavla oyununda kırılmış zar gibi faydasızdır, ancak bir addan ibarettir.

Düşman, toprağa girdi, tamam ise toprak oldu. Bu ise tuzlaya düşüp tamam ile arındı.