Vefatı

''YA AZRAİL! ÇABUK OL! BENİ RABBİME ÇABUK KAVUŞTUR...''

Hicrî 672, miladî 1273 senesi Aralık ayı ve veda vakti... Sis bulutu Konya'nın üstünü bir matemin habercisi misali örtmüştü !

Mevlâna, Çelebi Hüsameddin'in sohbeti ile ülfet ederken,dostlar da onun vücudunun ışığına pervane gibi aşık idiler. Odanın içi tam bir feyz ile çoşkun iken Mevlâna birden bire fenalaşır. Vücudu ateşler içindedir. Hemen Mevlâna'yı yatağına yatırıp tabiblere haber saldılar. Gelen hekimler Mevlâna'nın yakıcı bir hummaya yakalandığını teşhis ederler ve onun tedavisine çalışırlarsa da bir fayda elde edemezler. Baştabib Ekmeleddin ve yardımcısı hekim Gazanfer, ne yaparlarsa yapsınlar Mevlâna'nın ateşini düşüremezler.

Mevlâna'nın hastalandığı haberi Konya'da yayılmaya başlar başlamaz ahali, onun hastalığını sormaya, gönlünü almaya geliyordu. Telaşlı bir merak içinde ne yapacaklarını bilemiyorlardı.

Mevlâna hasta yatağında zikrullah ile meşgul iken; her an kendisinin halini sormaya gelen Sadreddin Konevî, yine hal ve hatrını suale gelmişti. Mevlâna'nın solgun benzine rağmen gözlerindeki sevinç şulelerine hayret ederek şöyle der: "Yüce Allah size tez vakitte şifa bağışlasın. Hastalık ahirette derecenizi yüceltir. Umulur ki çok yakında sağlığınıza kavuşursunuz. Siz alemin canısınız." Mevlâna hasta yatağından doğrularak şöyle buyurur: "Bundan gayri şifa sizlere mübarek olsun. Aşıkla maşuk arasında kıl bir gömlekten gayri bir şey kalmamıştır. Nurun nura kavuşmasını istemiyor musunuz?" Ardından şöyle buyurur:

"Ben tenden soyundum o hayalden

Şimdi ben vuslatın deminde salınıp geziniyorum"

Şeyh Sadreddin ve oradaki müridler hep birlikte ağlaşmaya başladılar. Müridler hüngür hüngür ağlıyordu, ağıtlara ahlar karışıyordu....

. Hasta iken başkalarına olan borçlarını gönderdi. Onlardan bâzıları "biz helâl etmiştik" dedilerse de tekrar gönderip almalarını sağladı. "Elhamdülillah bu tehlikeden kurtulduk."

Ve artık vakit geliyordu !...

Mevlânâ, talebelerini topladı. Şefkatle onlara baktı ve; "Vefâtımdan sonra hâtırınıza perişan ve huzursuz oluruz diye gelmesin. Ne hâlde olursanız olunuz, benimle olun. Beni hatırlayın. Allahü teâlânın izniyle size kendimi gösterir, maddî ve mânevî yardımlarda bulunurum. Karada ve denizde, Allahü teâlânın izniyle imdâdınıza yetişirim. Sözlerimi iyi dinleyiniz, size bâzı tavsiyelerde bulunacağım. Bunları işitenler, işitmeyenlere söylesinler,

"Ben size, gizli ve aleni, Allah'dan korkmanızı,

az yemenizi,
az uyumanızı,

az söylemenizi,

günahlardan çekinmenizi,

oruç tutmaya ve namaz kılmaya devâm etmenizi,

dâimâ şehvetten kaçınmanızı,

halkın eziyet ve cefâsına dayanmanızı

avam ve sefihlerle düşüp kalkmaktan uzak bulunmanızı,

kerem sahibi olan salih kimselerle beraber olmanızı vasiyet ederim.

İnsanların hayırlısı, insanlara faydası dokunandır. Sözün hayırlısı da az ve

öz olanıdır.

Hamd, yalnız tek olan Allah'a mahsustur.Tevhid ehline selam olsun.''

Mevlânâ hasta döşeğinde yatmakta iken yedi gece çok şiddetli derecede zelzele oldu. Birçok evler ve bağların duvarları yıkıldı. Herkes bu durumdan korkup feryâd etmeye başladı. Bu sırada Mevlânâ hazretleri; "Evet zavallı toprak yağlı bir lokma istiyor. Bunu vermek lâzım." Buyurdu.

MEVLANA HASTA YATAĞINDA YATARKEN KONYA'DA OLAN DEPREMLER ESNASINDAKİ ŞİİRİ

Allah'ım bu kadar sevgi ile, bu kadar merhametle beraber yine de bana şiddet ve hiddet gösteriyorsun, fakat ne olursa olsun ben sana gönül vermiş değil miyim?
Sen'i görebilmemiz için bütün bu can şişelerini kırıp durmadasın. Bütün bu kırılmalar, dökülmeler, Sen'in, 'Beni göremezsin.' sözünden ötürü değil midir?
Dünya evi deprem içinde sarsılıp duruyor. Çünkü evden eşya taşınıyor, ötelere göç var.
Yüz binlerce hasta, Sen'in aşkından ağlayıp inlemede. Sen de çok iyi bilirsin, onlar Sen'siz yaşayamazlar!
Dünya gece gibidir. Sen ise bir güneşsin. Halk bütün suretten, şekilden, tenden ibaret. Sen ise cansın.
İnsanlar kazanca, isteklere düşmüşler, didinip duruyorlar, candan gafletteler. Fakat can yerinden oynayınca, yani ölüm gelince feryad ve figana başlarlar. Can gidince, hayat güneşi tutulunca ne geçim kalır, ne neşe. İnsan sağken, hayatta iken kimse canı aklına getirmez. Fakat can gizlenince eyvahlar olsun, neler olur neler!
Ey meclisin neşesi; parlaklığı, ey pazarın canı, hayatı! Ey evin de dükkanın da tatlılığı, lezzeti; sus! Çünkü söz ortada duran manalar denizine bir perdedir.

Mevlânâ hazretlerinin vefâtı sırasında medresede bulunan bir kedi feryâd etmeye başladı. Bunu hasta yatağında işiten Mevlânâ; "Bu kedicik niçin feryâd ediyor biliyor musunuz?" Orada bulunan dostları ve talebeleri; "Siz bilirsiniz efendim." dediklerinde; "Bu günlerde siz, hakîkî âleme, asıl vatana göç edeceksiniz. Biz çâresizleri yetim bırakacaksınız... Bizim hâlimiz ne olacak?.. diyor." buyurdu.

bizim ölümümüz, her ne kadar sana matem olursada
aslında Hakk'la buluşma vakti için,
bizim en neşeli en mutlu zamanımızdır...

Mevlâna'nın eşi Kerra Hatun ona dedi ki: "Mevlâna keşke 400 sene yaşasaydın, âlemi hakikatlerle doldursaydın..." Mevlâna eşine cevap verir: "Biz Firavun muyuz, Nemrut muyuz? Biz yeryüzüne çokça ikamet etmek için gelmedik, biz dünya zindanında hapsedilmişiz. Pek yakında sevgili Peygamberimizin meclisine ulaşmamız umulur. Eğer çaresizlikten ayrıcılık görevi ile vazifelendirilmemiş olsaydık an bile dünyanın toprağında oturmazdık..

Ölüğüm gün !
tabutum götürülürken bende, bu dünya derdi var sanma, benim için ağlama, yazık ah vah deme !

Şeytanın tuzağına düşersen, o zaman eyvah demenin sırasıdır.

Cenazem gömüldüğü zaman,

Ayrılık, ayrılık deme, benim buluşmam kavuşmam, işte o zamandır.

Beni toprağa verdikleri zaman,

Elveda, elveda demeye kalkışma, mezar cennet topluluğunun perdesidir.

Batmayı gördün değilmi ?

Doğmayı da seyret, güneşle aya gruptan hiç ziyan gelirmi ?

Yere hangi tohum ekildi de bitmedi ?

İnsan tohumu bitmeyecek diye şüpheleniyor musun ?
Toprağa konulduğumu sanıyorsun değilmi ?

Ayağımın altında şu yedi gök vardır !...

Mevlâna'nın hastalığının şiddetlendiği son gece bütün akraba ile dostları büyük bir ızdırap içinde idiler. Oğlu Sultan Veled, her saat takatsiz olarak babasının yanına gelip, onun bu hasta haline dayanamayıp tekrar dışarı çıkardı. Nur mumunun her geçen dakika aheste aheste eriyişine evlat yüreği tahammül edemiyordu. Mevlâna şu ateşli gazeli, o vakit okumuş olup bu, onun en son söylediği gazeldir:

"Git, başını yastığa koy, beni bırak, geceleri dönüp dolaşan bu zavallıdan vazgeç.

Biz her gece sabahlara kadar yapa yalnız sevda dalgaları arasında çırpınıp dururuz.

Arzu edersen gel bize lütfeyle, istersen git, cefa eyle,

Benden kaç, hiç olmazsa belaya giriftar olma; selamet yolunu bul yürü, bela yolunu bırak.

Göz yaşları dökerek, gam köşesinde inliyoruz, göz yaşlarımızla yüz yerde değirmen kur.

Bizi çekip götüren birisinin mermer gibi sert bir gönlü var, adamı öldürdü de kimsecikler ona, hiç olmazsa döktüğün kanın pahasını ver diye söylemez.

Güzel yüzlülerin padişahına, vefalı olmak lazım gelmez,

Ey sarı yüzlü aşık! Sen sabırlı ol, ahdine vefalı ol.

Ölmekten başka davası olmayan bir dert var, ben bu derde şifa bul diye nasıl söyleyeyim?

Dün gece rüyamda aşk mahallesinde bir ihtiyar gördüm, bizim tarafa gel diye eliyle bana işaret etti". 93

Dostları, talebeleri; "Efendim! Zât-ı âlinizden sonra kime tâbi olalım. Yerinize kimi bırakacaksınız?" diye sordular. Mevlânâ de; "Hüsâmeddîn Çelebi'ye tâbi olunuz. Onu yerime vekil bırakıyorum." buyurdu. Oradakiler bu suâli üç defâ sordular. Üçünde de aynı cevâbı aldılar. "Cenâze namazınızı kim kıldırsın?" diye sordular. Ona da; "Hocam Sadreddîn Konevî kıldırsın." buyurdular.

Hüsâmeddîn Çelebi anlatır: "Mevlânâ hazretlerinin son anlarıydı. Fevkalâde yiğit bir delikanlının, hocam Mevlânâ'nın bulunduğu yerde belirdiğini gördüm. Mevlânâ, kalkıp bu delikanlıyı karşılayarak, bana; "Döşeği kaldırın." buyurdu. Ben hayret ettim. Çünkü hocam hasta idi. O delikanlının yanına varıp; "Siz kimsiniz ki, hocam hasta yatağından kalkarak sizi karşıladı?" diye sordum. O da; "Ben Azrâil'im. Rabbimizin emrini yerine getirmek, Mevlânâ'yı öbür âleme dâvet etmek için geldim." dedi. Mevlânâ da; "Rabbimiz, beni kendi hazretine dâvet ediyor. Artık gitmek zamânıdır. Yâ Azrâil! Çabuk ol! Beni Rabbime çabuk kavuştur!" deyip Kelime-i şehâdet getirdi. Cemâziyelâhirin beşine rastlayan Pazar günü fânî hayâta gözlerini yumdu."

BİZ DÜNYAYI BIRAKIP GİTTİK, KALANLARA SELAM OLSUN

-BİZ GİTTİK; KALANLARA SELAM OLSUN, HOŞÇA KALSINLAR! DOĞAN,MUTLAKA ÖLÜR!

O KADAR KOŞMAYIN, O KADAR YORULMAYIN; ŞU YERİN ALTINDA ÇIRAK NE OLMUŞSA, USTA DA O OLMUŞTUR!

DİREĞİ RÜZGARDAN OLAN BU BİNA NE KADAR DAYANABİLİR?

YAŞADIĞIN DEVRİN EŞSİZ, PARMAKLA GÖSTERİLEN TEK KİŞİSİ BİLE OLSAN, TEK TEK GİDENLER GİBİ, SEN DE BİR GÜN DÜNYAYI BIRAKIP GİDECEKSİN!

GİDECEĞİN YERDE YALNIZ KALMAYI İSTEMİYORSAN, HAYIRDAN, İYİLİKTEN, İBADETTEN EVLADIN OLSUN!

O GERİYE KALAN İYİLİKLER, İBADETLER; GAYB ALEMİNİN NURDAN İPİ VE DÜNYAYA DİREK OLANLARIN RUHUDUR!

O SÜZÜLMÜŞ, SEÇİLMİŞ AŞK CEVHERİ VAR YA, İŞTE ÖLÜMSÜZ OLARAK KALACAK ANCAK O DUR!

ŞU İÇİNDE YAŞADIĞIMIZ HAYATIN, ŞU AKIP GİDEN KUM SELİNİN NE DURMASI VARDIR, NE DİNLENMESİ; BİR ŞEKİL BOZULUNCA BAŞKA BİR ŞEKLİN TEMELİNİ ATARLAR!

BEN, BU KUPKURU YERDE NUH'UN GEMİSİNE BENZİYORUM; TUFAN BENİM ÖLÜMÜM, VADEMİN GELİP ÇATMASIDIR!

NUH'UN GEMİSİ DE, GAYB ALEMİNDE BU SUDAKİ DALGALARI BEKLİYORDU!

BİZ DE SUSMUŞ OLANLARIN, MEZARLIKTA UYUYANLARIN ARASINA GİRDİK, YATTIK UYUDUK!

ÇÜNKÜ SESİMİZ, FERYADIMIZ HADDİ AŞMIŞTI!

Mevlânâ vefât edince, İmâm-ı İhtiyârüddîn gasl eyleyip yıkadı. Gasl ânında gördüklerini şöyle anlattı: "Mevlânâ'nın mübârek cesedini yıkamaya başlayınca, üzerime öyle bir ayrılık acısı çöktü ki ağlamaktan kendimi alamadım. Yıkamak şöyle dursun, zerre kadar hareket etmeye kâdir olamadım. Yüzümü yüzüne dayayıp ağladım. Yardımcılarım hiç ses çıkarmıyor, bana mâni olmuyorlardı. Bir ara dayanamadım. Vücûduna sarılarak ağlamak istedim. O anda Mevlânâ'nın eli bileğimi sıkıca tuttu. Korkumdan aklım başımdan gitti. Bayılmışım. Kulağıma uğultu hâlinde, sâhibini göremediğim sesler geliyordu; "Nûr, nûra karıştı. Âşık, Mâşuka kavuştu. Bunda endişe edecek bir şey yoktur. Çünkü, Allahü teâlânın velî kulları için, hiçbir korku yoktur ve onlar mahzûn da olmazlar. Müminler ölmezler, belki fânî âlemden, sonsuz âleme naklolunurlar." Bu sözler beni kendime getirdi."

Şerâfeddîn-i Kayserî anlatır: "Sadreddîn-i Konevî talebesi Mevlânâ'nın cenâze namazını kıldırmak için ilerlediği zaman, ona birden bire bir hıçkırık gelip kendinden geçti. Bir müddet sonra kendine gelip namazı kıldırdı. Mevlânâ'nın vefâtına çok üzülmüştü. Talebelerinin ileri gelenlerinden bâzıları; "Efendim! Namaz kıldıracağınız zaman, üzerinizde hiç görmediğimiz bir hâl vardı. Acabâ hikmeti nedir?" dediler. Bunun üzerine; "Namaz kıldırmak için ilerlediğim vakit, meydanda meleklerin saf saf dizilip, Peygamber efendimizin arkasında cenâze namazını kıldıklarını gördüm. Gökteki meleklerin hepsi mâvi elbiseler giyinmiş ağlıyorlardı." buyurdu.

Son yolculuk....

büyük küçük bütün insanlar başlarını açmışlardı. Kadınlar ve çocuklar da orada idiler. Büyük kıyamete benzer bir kıyamet koptu. Herkes ağlıyordu. Erkekler feryat ederek, elbiselerini yırtarak gidiyorlardı. Hıristiyanlardan, Yahudilerden, Araplardan, Türklerden bütün milletler, bütün din ve devlet sahipleri cenazede hazır bulunuyorlardı. Her biri, kendi âdetleri veçhile kitapları ellerinde önde gidiyorlar; Zebur'dan, Tevrat'tan, İncil'den âyetler okuyor ve hepsi de feryat ediyordu. Müslümanlar, sopa ve kılıçla bunları uzaklaştıramıyorlardı. Fakat bu cemaât hiç çekinmiyordu. Büyük bir karışıklık oldu. Bu haber büyük Sultan'a, Sâhib'e ve Pervâne'ye erişti. Bunun üzerine onlar da papaz ve kiliselerin büyüklerini çağırıp onlara:

-Bu olayın sizinle ne ilgisi vardır? Bu din padişahı bizim reisimiz, imamımız, dediler. Onlar da:

-Biz, Musa'nın, İsa'nın ve bütün peygamberlerin hakikatini onun açık sözlerinden anladık; ve kendi kitaplarımızda okuduğumuz olgun peygamberlerin tabiat ve hareketlerini onda gördük. Siz Müslümanlar, Mevlâna'yı nasıl devrinin Ahmed'i olarak tanıyorsanız, biz de onu zamanın Musa'sı ve İsa'sı olarak biliyoruz. Siz nasıl onun seveni iseniz, biz de bin misli onun kulu ve müridiyiz. Nitekim kendisi şöyle buyurmuştur:

"Yetmiş iki millet sırrını bizden dinler. Biz, bir perde ile yüzlerce ses çıkaran bir NEY'iz."
Papazın biri de:
— Mevlâna insanlığa, insanlar üzerinde inayet ışıklan saçan bir hakikat güneşidir. Güneşi bütün dünya sever, bütün âlem onun nuruyla aydınlanır. Siz. güneşi, bizden nasıl olur da mahrum edebilirsiniz? Bir Musevi:
-- Mevlâna ekmek gibidir. Herkes için ihtiyaçtır. Siz hiç ekmekten kaçan bir aç gördünüz mü?
Kim, ne diyebilirdi bu sözlere? Kuşluğa doğru tabut güçlükle yola düzüldü.-

Mevlâna hazretlerinin zâtı, insanlar üzerinde parlayan ve onlara inayette bulunan hakikatler güneşidir. Güneşi, bütün dünya sever. Bütün evler onun nuruyla aydınlanır, dediler.

Aksam güneş batarken Mevlâna toprağa verilmişti. Aslında toprağa verilen boş bir kovan, bir cesetti. Mevlâna gönüllere ebediyyen yerleşmişti.
Konya sessizlik içindeydi. İçine kapanmıştı. Ertesi gün saraydan bir emir çıkmıştı. Kırk gün matem vardı. Bu kırk gün içinde, devrin adetine göre, sultanlar ve emirler ata binmeyecekler, kırk gün fakir fukara saray mutfağından yemek yiyeceklerdi.
Mevlâna'nın Medresesi'ndeki hücresi sırlanmıştı. Yalnız ne var ki, Mevlâna'nın çok sevdiği bir kedisi vardı. Mevlâna onu sever, okşar, o da O'nun yanından ayrılmazdı. Mevlâna'nın vefatından sonra kedi yemez, içmez oldu. Eriyip gidiyordu. Bir hafta sonra da onu hücrenin eşiğinde ölü buldular. Mevlâna'nın kızı Melike Hatun, kediyi kefenleyerek, babasının mezarı civarına defnetti.

...... VE TOPRAK AŞK'INA KAVUŞTU

Hz.Mevlana'nın bedenini toprak sarınca, tatlı lokmasına kavuşunca, artık konyada o şiddetli ve ardınca olan depremler durdu..... toprak mutlu, Konya ve dünya alemi matemdeydi...

ALLAH, BENİ AŞK ŞARABINDAN YARATMIŞTIR, ÖLSEM DE, ÇÜRÜSEM DE BEN, YİNE O AŞKIM!

BENİM MEZARIMIN TOPRAĞINDAN BUĞDAY BİTER DE SEN O BUĞDAYDAN EKMEK YAPARSAN, ONU YİYİNCE SARHOŞLUĞUN ARTAR!

O BUĞDAYIN HAMURU DA DELİ OLUR, O EKMEĞİ YAPAN DA! O EKMEĞİ PİŞİREN TANDIR DA YANARKEN AŞKA GELİR DE, SARHOŞÇA BEYİTLER SÖYLER!

EĞER SEN, BENİM MEZARIMI ZİYARETE GELİRSEN, ÜSTÜMDEKİ TOPRAK YIĞINININ NEŞE İLE OYNADIĞINI GÖRÜRSÜN!

KARDEŞİM; BENİM MEZARIMA SAKIN DEFSİZ GELME! ÇÜNKÜ, ALLAH'I SEVENLERE O'NUN HUZURUNDA OLANLARA DERTLİ OLMAK, KEDERLİ OLMAK YARAŞMAZ!

ÇENEMİ BAĞLAMIŞLAR; MEZARDA YATIP UYUMUŞ GİBİYİM AMA, AĞZIM SEVGİLİNİN LÜTF ETTİĞİ MEZELERİ ÇİĞNEMEDEDİR!

KEFENİMDEN BİR PARÇACIK YIRTAR DA GÖĞSÜNE BAĞLARSAN, CANINDAN SARHOŞLUĞA BİR KAPI AÇILIR DA, HER YANDAN HAKK SARHOŞLARININ ÇALIP ÇAĞIRMASINI DUYARSIN; İŞİN İŞ OLUR! SANA, HER İŞTEN MUTLAKA UĞURLU, HAYIRLI BAŞKA BİR İŞ DOĞAR!

ALLAH, BENİ AŞK ŞARABINDAN YARATMIŞTIR; ÖLSEM DE, ÇÜRÜSEM DE BEN, O AŞKIM!

BEN, HAKK SEVGİSİNİN ŞARABIYLA ÖYLE KENDİMDEN GEÇMİŞİM, ÖYLE BİR MEST HALDEYİM Kİ, ZATEN BENİM ASLIM AŞK ŞARABIDIR!

SÖYLE BAKALIM; ŞARAPTAN SARHOŞLUKTAN BAŞKA NE DOĞAR?

RUHUM BENİ TERK EDER, TEBRİZLİ ŞEMSEDDİN'İN RUHUNUN BULUNDUĞU BURCA GİDER DE, ARTIK BİR DAHA GERİ GELMEZ !

GÜNEŞE DOĞDUĞU ZAMAN BAKMA; AKŞAM ÜSTÜ SEYRET

NEDEN BÖYLE KUPKURU DAL HALİNİ ALMIŞSIN?

SEVGİLİNİN YÜZÜNE BAKSANA; NEDEN BÖYLE SARARMIŞ BİR YAPRAKSIN?

İLKBAHARI SEYRETSENE!

RİNDLER ARASINA GİR; YAPILMASI GEREKEN EN UYGUN İŞ BU! ÇÜNKÜ, ORADA BİTMEZ TÜKENMEZ ŞARAPLAR VAR SAYISIZ GÜZELLER VAR, SAKİLER VAR!

BİL Kİ, AŞK KARARSIZ BİR CİHANDIR! SEN O CİHANDAKİ BİNLERCE CANSIZ VE KARARSIZ AŞIĞI SEYRET!

ADINI SÖYLEYEMEDİĞİM GİZLEDİĞİM O PADİŞAHA ULAŞIR, KAVUŞURSAN; O PADİŞAHIN PADİŞAHLIĞI HAKKI İÇİN ONA PADİŞAHA LAYIK BİR ŞEKİLDE SAYGI GÖSTER!

GÖZÜNE SÜRME ÇEKİNCE, YÜZÜNÜ TEKRAR BU TARAFA DOĞRU ÇEVİR DE DERTLERLE, ÜZÜNTÜLERLE, GÜNAHLARLA KİRLENMİŞ TOZLU DUMANLI BU CİHANA BAK!

BU CİHANI KAPLAMIŞ BULUNAN BİNLERCE KİRLİ DUMAN, SİS NEDİR? SİS SIYRILSIN DA SEN ONDAKİ GÜZEL RENGE YEŞİLLİKLERE BAK!

SEN, GÜNEŞE DOĞDUĞU ZAMAN BAKMA ONU AKŞAM ÜSTÜ BATARKEN SEYRET! NASIL DA SARARIR SOLAR, GÜCÜNÜ KAYBETTİĞİ İÇİN UTANIR.

AY DA YÜS YUVARLAK OLDUĞU ZAMAN, SANKİ DİLENMEK İÇİN ZENBİLİNİ GÖKYÜZÜNDE DOLAŞTIRIR AMA, SEN ONU, ONBEŞ GÜN SONRA SEYRET! NASIL HOR VE ZAVALLI BİR HALE GELİR! NASIL SÜZÜLÜR, ERİR!

AKLINI BAŞINA AL DA ŞU DÜNYADAKİ FANİ GÜZELLERE GÖNLÜNÜ KAPTIRMA; SEN EBEDİ SÜRECEK OLAN GÜZELLİK DENİZİNE GEL! GEL DE BULUŞMA KAYNAĞINA GİT! O GERÇEK ÖLÜMSÜZ SEVGİLİNİN İKİ MAHMUR GÖZÜNÜ SEYRET!

Mevlâna'nın Mezarı Üzerine Bir Türbe Yapılıyor

Şimdi Yaşayan Mevlâna Değil, O'nun fâni vücudu değil, mânâ idi. Mesnevi'sinde."Zaten görünen beden, sonunda gitmek için kurulmuştur. Fakat, mânâ ebediyyen neşeli bir halde yaşayacaktır" beyiti, sanki bugün için söylenmişti. O vücud. Mevlâna'nın ifadesiyle, "Güneşin önündeki mum alevi gibi bir bakıma yoktur, bir bakıma vardır." "Cüz'i" varlığı, "küllî" varlıkta kaybolmuştur. Şimdi Mevlâna, "Ben tenden soyundum. O hayalden soyundu. Artık vuslat ilinin en ileri makamlarında salınmadayım" (Mesnevi, c. 6.b.4619) diyordu. Ve geride kalanlara şöyle sesleniyordu Mevlâna, "Her günüm Cumadır, hutbem daimi.. Minberim yüceliktir, maksurem insanlık.."(c. 6, b. 873) Bir devir kapanmış değil, belki yeniden açılmıştı. Mevlâna hamken pişmiş.sonra da yanmıştı ama. O'nun tutuşturduğu ocak tütüyordu.Hem de alev alev, şimşek şimşek.
Dostları O'nun mezarı üzerine ilk otağı kurmayı, önce bir türbe yapmayı düşündüler. Mevlâna ise, mezarlara kim olursa olsun, türbe yapılmasını pek istemezdi. Mesnevi'sinin üçüncü cildinde. "Mezar yapma işi, taşla, tahtayla, keçeyle, kilimle olmaz. Kendine gönüllerde bir mezar kazman gerekir. Mezara türbe yapmak, üstüne kubbe kurmak mânâ sahiplerince makbul değildir" diyordu. Hattâ, bir defasında Emir Taceddin Mu'tez, Mevlâna'nın Medrese'si yanında dostlarının oturması için bir (Dar'ül-uşşak-Âşıklar Yurdu) yaptırmak istemişti.
Mevlâna:.
— Biz. şu atlas kubbenin altında ev kuramamışız. Biz ebedîlik yurdunda, sevgi köşkünde otururuz...
demiş ve bu anlamda bir gazel söylemiş, fakat oğlu Sultan Veled'in ricalarına dayanamayarak medreseye birkaç oda eklenmesine rıza göstermiştir. Babasının mezarı üzerine bir türbe yaptırmak isteyen
Emir Pervaneye de:
— Şu gök kubbeden daha iyisini yapamayacağına göre, yenisini
yapmaya zahmet etmeyiniz... demiş, müsaade etmemişti.
Diğer taraftan Mevlâna'nın menkıbelerini yazan Eflâkî Ahmed Dedeye göre mezarı üzerine bir türbe yaptırılması, Mevlâna'nın bir vasiyetidir. Eflâkinin eserinde, bir gün, Mevlâna'nın yanındaki dostlarına
— Bizim müridlerimiz' türbemizi, uzak mesafelerden görünecek şekilde yüksek yapsınlar. Kim bizim türbemizi ta uzaklardan görerek tam bir inançla bizi hatırına getirirse O'nun nâmı iki cihanda aziz olacaktır. Tam bir aşkla, riyasız bir doğrulukla gelip türbemizi ziyaret eden bir kimsenin dileğini Yüce Allah yerine getirir, buyurduğu rivayet olunmuştur. Yine ayni esere göre Mevlâna'nın:.
— Bizim Türbemiz Konya şehrinin ortasında kalacak ve gayet de mamur olacaktır. O zamanın insanlarına bizim Mesnevimiz mürşidlik edecektir... dediği ifade edilmektedir. Her iki halde de, Mevlâna'nın vefatından kısa bir süre sonra. O'nun mezan üzerine bir türbe yapmak isteği artmış, aslında mezar, şimdiden bir ziyaret yeri olmuştu. Mevlâna'nın aziz hatırasını ebedileştirecek ve sevgisini anıtlaştıracak bir esere lüzum vardı. Gönüller, gönül sahipleri bu istekle yanıyorlardı. Ve bu istek bir gün kuvveden fiile çıkmıştı. Mevlâna'nın vefatından birkaç ay sonra O'na büyük bir saygı besleyen Emîr Alemeddin Kayser, bu istekle Sultan Veled'e başvurdu. Sultan Veled, uzun uzun düşündükten sonra:
— Pekâlâ ne kadar dünyalığın var? dedi. Alemeddin Kayser:
— Helâl malımdan otuz bin dirhem.
— Bu para az. nasıl yapabilirsin?
— Hele bir başlayalım, üst tarafına Allah Kerim..
— O halde tam bir doğruluk ve samimiyetle kararını ver. yapmaya başla..

Alameddin Kayser, hemen hazırlıklara başladı. Mevlâna'ya bir türbe yaptırılacağını işiten Emîr Pervane ve karısı Gürcü Hatun, bu kutsal işe harcedilmek üzere elli bin dirhem yardımda bulundular. On iki bin dirhem de Sultan Veled'le Çelebi Hüsameddin vermişti. Böylece doksan iki bin dirhemle inşaata başlanmış oluyordu.
Türbenin mimarı Tebriz Türklerinden Bedreddin adında, Mevlâna'ya bağlı, bir sanatkârdı. Âşk ve şevkle çalışıyordu. Diğer yönden. Türbe'nin iç süslemelerini. Selim oğlu Abdülvahid tamamlıyordu.
Türbe, önce, dört fil ayağı sütün üzerine oturan onaltı dilimli, dıştan çinilerle, içten kalem işi nakışlarla süslü bir kubbe olarak inşa edilmişti. Diğer yönden, mimar Abdülvahid, Mevlâna'nın mezarı üzerine konacak olan ahşap sandukanın projelerini çiziyordu. Sandukaya yazılacak olan kitabenin metnini Sadreddin Konevî hazırlamıştı. Sultan Veled'le Çelebi Hüsameddin de, Mevlâna'nın Divân-ı Kebîrinden gazeller, Mesnevi'sinden beyitler seçmişlerdi. İş, sanduka'nın işlenmesine kalmıştı. Konyalı Genak oğlu Hümameddin Muhammed adlı usta bir marangoz da bu işi üzerine aldı. Cevizleri oyarak işlemeye, yazıları yazmaya başladı. Kısa zamanda sanduka da tamamlanmış, Mevlâna'nın mezarı üzerine konmuştu. Bu muhteşem sandukanın baş tarafına "Âyet'ül-Kürsî" yazılmış, altına da şu kitabe işlenmişti:
"Rahman ve rahîm olan Allah adıyla.. Ve ancak Ondan yardım dileriz. İyi son kendilerini günâhlardan koruyanlar içindir. Allah'ın zalimlerden başka kimseye düşmanlığı yoktur. Şu istirahat (uyku) yerini, dinlenme yurdunu ziyaret eden kimse kutludur. Burası, doğu ve batı âlimlerinin sultanı, karanlıklarda parlayan, karanlıkları aydınlatan, Allah'ın parlak nuru, imam oğlu imam, İslâm'ın direği, celâl ve ikram sahibi olan Allah'ın huzur-u izzetine halkın kılavuzu, delilleri yıkılıp mahvolduktan sonra yeni baştan din alâmetlerini açıklayan, nişaneleri yıpranıp kaybolduktan sonra tekrar yakiyn yollarını aydınlatan, haliyle arş hazinelerinin anahtarı olan, sözüyle yeryüzü definelerini izhar eden, halkın gönül bahçelerini hakikat çiçekleriyle süsleyen, kemâl göz bebeğinin nûru, cemâl suretinin ruhu. âşıkların gözbebeği, bütün dünyadaki ariflerin boyunlarını sevgi gerdanlıkları ile bezeyen hakla bâtılı ayıran Kur'an sırlarını kavramış bulunan ve Allah bilgilerinin mihveri olan Mevlâna'nın uyuduğu yerdir."
Kitabe, Arapça, edebi bir üslûpta yazılmıştı. Alt tarafında şu cümlelerle devam ediyordu:
"O, âlemlerin kutlusu olan, kâinattakilerin ruhlarını dirilten, Hak'kın, milletin ve dinin celâli, Allah habercilerimle peygamberlerin vârisi, Allah dostlarıyla kemâl sahiplerinin sonu, yüce rütbeleriyle, yüksek faziletler ve menkıbeler sahibi Belhli Hüseyin oğlu Muhammed'in oğlu Muhammed'dir. Allah'ın rahmeti, senası ve selâmı O'nun üzerine olun."
Sandukanın arka yüzünde, ölüm tarihi ile sandukayı yapan sanatkârların adları yazılıydı. Yan cepheler Mevlâna'nın gazellerini ve Mesnevi beyitlerini ihtiva ediyordu.
Mevlâna'nın Türbesi tamamlanmıştı. Bu taştan, tuğladan bir yapı değil, âşıklar kâbesiydi. Mevlâna, "Yere hangi tohum ekildi de bitmedi?" diyordu. Şimdi o toprağa atılan tohumdu, yeniden bitecekti. Ve gerçekten, ölümden sonra filiz vermeye başladı. Arifin gönlünde, neyin nağmesinde, semâm mihverinde, şairin dilinde, dervişin hayalinde hep Mevlâna vardı. Yaşıyordu. Aydınlık, nurlu bir başlangıçla yeni bir devir açılmıştı. O günlerde şâir Gülşehrî:
Görmedik bir er ki, ölüp yitmedi, Ol Celâleddin cihandan gitmedi diye sesleniyor, Mevlâna'nın potasında pişen ve ölümünden sonra da Konya'dan ayrılan koca âşık Yunus emre:
Mevlâna Hüdavendigâr bize nazar kılalı Anın görklü nazarı gönlümüz aynasıdır.
diyerek, sade Türkçesiyle Mevlâna'yı dile getiriyor, şâirler O'nun âşkı ve heyecanıyla şiirler yazıyorlardı.
Sultan Veled, sevgili babasını ancak su sözlerle anlatabiliyordu. "Mevlâna gibi ne bir bina, ne de bir bilgin bulunur. O bizzat, baki olan sakiden ilâhî şarap içer. O'nun yanında gerek çirkin, gerek güzel hep açıktır. Gafiller gibi sofuluk taslayarak riya ile sakın huzuruna gitme.. O, aklın da fehmin de ötesindedir. İlimden de. nakilden de hariçtir. O'nun önünde bilgiçlikten, kurrâlıktan ne lâf edersin, o hüsn-ü cemâl denizidir, kemâl içinde kemâldir..."
O, Abdurrahman Molla Câmî'nin ifadesiyle, "peygamber değildir ama kitabı vardır. Mesnevi'si onun yüce mertebesine acık bir delildir." Ve Mevlâna, yüzyıllar boyunca buydu.
O, aslında şeyhlik, pîrlik dâvası gütmemişti. Bir tarikat da kurmamıştı. İnsanlık için aydınlık, açık, huzur dolu, imanlı bir yol göstermiş, mürşidlik etmişti.
Ölümünden sonra sahibi olduğu âşk kürsüsü, erenler postu boş bırakılamazdı, bırakılmamalıydı. Mevlâna göçmüşse Mevlâna'lar vardı. Çelebi Hüsameddin, Sultan Veled, Ulu Ârif Çelebi vardı. Mevlâna'yı sevenler, onun yolunu yol bilip, izini izleyenler bir araya geldiler.
Çelebi Hüsameddin, erenler postunu, Sultan Velede teklif etti:
— Veled, babadan sonra uyulacak kimse, ancak sen olabilirsin. O'nun makamına oturmak sana düşer.. Çünkü senden daha ârif, daha iyi yol bilen yok.
Sultan Veled, içten gelen bir samimiyetle itiraz etti:
— Hayır Çelebi, babam ölmedi, O'nun ruhu Allah civarında bâkî. Peygamberimiz, "Müminler ölmezler, ancak, bir diyardan bir diyara göçerler.." buyurmuşlardır.. Sen, onun zamanında halifemiz idin. Değişen birşey yok.. Şimdi de halifemizsin.. Sana uyarız, seni tanırız. Babamın postuna buyurunuz..
Çelebi Hüsameddin o gün Mevlâna'dan boşalan posta oturdu. Bu bir post değil, dost makamı idi..
Çelebi Hüsameddin, onun ölümünden sonra Sultan Veled, ondan sonra da oğlu Ulu Ârif Çelebi. Bunlar Mevlâna'dan sonraki Mevlevîliğin temel taşları, kurucularıydı.

Hazret-i Mevlânâ'nın Ziyaretçilerine Seslenişi:

"Kardeş, Mezarıma defsiz gelme; çünkü Allah meclisinde gamlı durmak yaraşmaz.

Hak Teâlâ beni aşk şarabından yaratmıştır. Ölsem, çürüsem bile, ben yine o aşkım."

"Ölümümüzden sonra mezarımızı yerde aramayınız? Bizim mezarımız, ariflerin gönüllerindedir."

MEZARIMIN TAŞINA ŞUNU YAZINIZ: BEN BAŞIMI BELADAN VE İMTİHANDAN KURTARDIM

Gittim, ötelere gittim. Dünyadan bir baş ağrısı eksildi. Üzüntüden, gamdan canımı kurtardım.

En yakınlarıma, dostlarıma; 'Dünyada hoşçakalın!' dedim. Canımı aldım, nişansız, ne olduğu bilinmeyen öteki dünyaya götürdüm.

Dünyadan, şu altı kapılı evden çıktım. Varımı yoğumu mekansızlık alemine taşıdım. Penceremden şaşılacak bir ay göründü. Daima gittim, merdiven götürdüm. Ruhların toplandığı yer olan şu gökyüzü damı, ne de hoş bir yermiş!

Gül dalım soldu, pörsüdü, döküldü. Onu aldım, tekrar gül bahçesine götürdüm.
Can dedikleri altın kırpıntısını aldım. Şu kalp para basanlardan kaçırdım. O eşsiz kuyumcuya armağan olarak götürdüm.

Gayb aleminde uçsuz bucaksız bir dünya gördüm. Kara çadırımı o sınırsız yere götürdüm.

Bana ağlamayın! Ben bu yolculuktan memnunum, neşeliyim. Ben yolumu cennetlerin bulunduğu diyara götürdüm.

Mezarımın taşına şu derin manalı sözü yazınız: 'Ben başımı beladan, sık sık karşılaştığım imtihandan kurtardım!'

Ey beden! İnsanlardan, kavgadan, gürültüden uzak, şu daracık yerde rahat, hoş bir şekilde uyu! Senin haberini gökyüzüne ben götürdüm.

Çeneni bağla, artık sen sus! Feryadlarının, gamlarının hepsini de ben dünyayı yaratana götürdüm.

Bundan sonra artık gönül gamını da söyleme! Çünkü gönlü de gizli şeyleri bilene götürdüm.

BENİ SAKIN DEFNETTİĞİNİZ MEZARDA ARAMAYINIZ BEN ORADA DEĞİLİM!

EY SEVGİLİ, EY HER İŞTE EŞSİZ OLAN GÜZEL!
SEN ÇOK KURNAZSIN, FAKAT SENİ SEVEN DE KURNAZ!

ECEL GÜNÜ GELİP DE BEN ÖLÜNCE SAKIN DEFNETTİĞİNİZ MEZARDA BENİ ARAMAYINIZ, BEN ORADA DEĞİLİM.

BENİM DİRİLMEMİ İSTİYORSAN, BU İŞİ VUSLAT RÜZGARINA BIRAK, ONA ISMARLA!

SENSİZ YAŞAMANIN TADI, ZEVKİ, NEŞESİ YOKTUR. SEN NEREDEYSEN BİZ DE ORADAYIZ.

SENSİZ BİR DAMARIMIN BİLE AKLI BAŞINDA İSE CAN DAMARIM KOPSUN.

GÜL BAHÇESİNE BENZEYEN YÜZÜNÜN GÜZELLİĞİ BENİ MEST ETTİ.
ELİMİ DİKENLERE ATTIM, AYAĞIMI DİKENLERE BASTIM.

EY GÜZEL VARLIK!
SENSİZ YAŞAYIŞ BANA HARAMDIR. SENSİZ BAHT UYANMAZ.

ZATEN BAHT SENSİN, HAYAT DA SENSİN. GERİYE KALAN ADDIR, LAFTAN, AZARDAN, İNCİNMEDEN BAŞKA BİR ŞEY DEĞİLDİR.

EY BENİ GÖNLÜNDEN ÇIKARAN, BENİ UNUTAN SEVGİLİ!
NE OLUR BENİ DÜŞÜN, BENİ HATIRLA!