1.Derece Muhabbet

Hâl: Lügatte; bir önceki durumundan değişerek, bir sonraki hale geçmeye denir. Nitekim; "Ne halde?" diye sorulan sorular dilimizde, en çok kullandığımız suallerdendir. Mesela; birşeyin rengini değiştirmesi de bu tarife girer. Fakat hâl kelimesini Meşâyih-i kiram, ıstılâhî manâsıyla şöyle tarif etmişlerdir: "Hâl, Allah'ın kendi inayetinden kuluna bağışlayacağı ihsanıdır. Kesb'le (çalışmayla ) elde edilemez." Hazret de Fütûhât'ında aynı şekilde tarifte bulunmuştur ve bu hâl daimidir. Aşk, şevk, muhabbet, zevk, recâ, üzüntü, keder v.s. gibi duygular insan nefsinin sıfatlarındandır. Ve bu duygular açığa çıksalar bile bir müddet sonra tekrar geçer. Yani bir nevi gelip geçicidirler. Oysa ki Allah'ın bahsetmiş olduğu hâl devamlıdır ve o hâl, o kimseye mekan olur.

Hâl, güzel bir gelinin cilvesidir.

Makam ise o gelinle halvet olup vuslatına erişmektir.

Gelinin cilvesini padişah da görür, başkaları da.

Fakat onunla vuslat ancak aziz padişaha mahsustur.

Gelin, havassa da cilve eder, avama da.

Ama onunla halvete giren ancak padişahtır.

Sûfîler içinde hâl ehli çoktur.

Fakat aralarında makam sahibi nadirdir.

Muhabbet bazı kimselere hâl, bazılarına ise mekandır. Mütekellimînin ve muhakkikînin, muhabbet meselesinde söyledikleri bir hayli söz vardır. Ancak mütekellimînin bazı sözleri çok güzeldir. Onlardan bir tanesi de şudur: "Muhabbet; kalbin, birşeyde kamili idrak eylemesinden ötürü, o şeye meyletmesidir". Şayet bir kul, hakikî surette kemâle ermenin, Allah'ın rızasına uygun davranmakla mümkün olacağını ve kendisinde ve başkasında gördüğü kemâlin Allah'tan kaynaklanacağını bilirse, o kulun muhabbeti Allah içindir. Bu kul böyle düşünmekle aynı zamanda Allah'ın rızasında ve mücâhedesinde olmuş olur. Ve Allah'a karşı lazım olan itaatini yerine getirir. Bu mânâdan olmak üzere muhabbeti itaat olarak da tefsir edenler olmuştur. Ancak ariflerden bazıları şöyle demişlerdir: "Cenab-ı Hak(cc) mahbûb fî zâtihî'dir." Yani kendi zatında mahbûbdur. Hakikatte, mahbûb-u hakikî de budur. Zira gerçek manâsıyla cemâl, kemâl, hüsn ve letafet onundur ve ondan kaynaklanır. Eşyada olan güzellik ve mükemmellik kaynağını Allah'tan alır. Bir arifin müşahedeye erişmekteki gönül saflığı, hiç şüphesiz Allah'tan kaynaklanır. Bu saflık ise muhabbetin tezahürüdür. Allah'a olan muhabbet ise insanı müstesna bir vecd haline kavuşturur. Bu vecd ise şâir vecdlerden farklı olup, keşfe ve beyâna ihtiyacı yoktur. Zira onu tadan bilir.

Şeyh hazretleri, Fütûhât'ında şöyle buyurmuştu: "Muhabbet insan'ın Allah'a nisbet ettiği sevgidir. O ilimle idrâk edilemez. O ancak tatmakla ve zevk almakla anlaşılabilir." İşte hakiki muhabbet budur. Gâyetu'l-Emânî adlı eserinde Molla Gürânî şöyle der: "Muhabbet, bütün mevcudatta sâridir.... Ve bütün mümkinât, icâd, onun üzerinedir. Muhabbet, Allah'ın zuhurundan ve müşahedesinden doğan, en önemli mefhumdur." Nitekim bir hadîs-i şerifte şöyle buyurulmaktadır: "Gökteki melekler, Allah'tan kendileri için istediklerini onlar için de isterler." Yani Allah'ı sevenler için isterler manasınadır.

Eğer sevgin şâir değilse, âlem ve âdemin aramaktan başı dönmesi nedir?

Sana olan şevkinden dolayı bütün felekler ve yıldızların başı döndü.

Seni aramaktan su her köşede akmakta.

Zahid ve âbid seni Kabe'de ararsa,

puthâne ve kiliseden maksat nedir? Söyle.

Şeyh hazretleri Fütûhât'ında bazı mânâya muvafık olarak şu beyitleri serdetti:

Cümle âlem muhabbetten sâdır oldu

En makbul muhabbet bu muhabbettir

Ancak şu kadar var ki, bu muhabbete mazhar olmak herkesin kabiliyeti nisbetindedir. Ve herkes kapasitesi nisbetinde âşık olur. Ancak bazı kemâl sahibi olan kimseler vardır ki, gönüllerinde husule gelen aşk sayesinde ve bir mürşîdin irşadı sayesinde hakiki aşka erişebilir. Hatta bu Allah'ın yarattığı varlıklardaki yaratılış sırrını tefekkür etmekle de elde edilebilir.

Nikabla sevgilinin yüzünü farkedemeyen, güneşe tapar. Ondan el çek.

Bundan böyle denizi çörçöpün örtmemesi için senden bir göz isteyelim.

Âşık'a lazım olan, göze hor gözükse bile, süslü ve tezyînâtlı olan geçici şeylerden kendini korumasıdır. Ve onlara meyi ve muhabbet etmemesidir. İbn-i Farız hazretleri bu mânâya muvafık şöyle buyurdular:

Meyletme hayâl gibi cemâl-i surete

O zinet ki bir gölgedir hayâl gibi çekip gider

Bütün mesele mutlak cemâlden ayrılmamak, mukayyed (geçici) güzelliğe meyletmemektir. Onun için Suhreverdî hazretleri mukayyed cemâlden men ederek şöyle buyuruyor: "Bir kimse Allah'a muhabbet duyduğunu iddia ederek, Allah'ın yasakladığı şeyleri yapmaya devam ederse, o kezzâbdır (yalancıdır). Allah u Teâlâ harama meyletmeme hususunda şöyle buyurmuştur: "Ey Muhammed! Mü'min kadınlara söyle, gözlerini haramdan sakınsınlar, ırzlarını ve namuslarını korusunlar, görünmesi zaruri olanlar hâriç zînetlerini göstermesinler..." (Nur, 31)

"Ey Muhammedi.. Mü'min erkeklere söyle, gözlerini zinadan sakınsınlar, ırzlarını ve namuslarını korusunlar." (Nur, 30)

Muhabbet iki kısımdır. Birinci kısmı, bir kimsenin, nefsi neyi isterse ve neden haz alırsa Hakk'ı onun için sevmesidir. ikinci kısmı ise, bütün hazzedilen vesileleri bir kenara bırakıp, arada hiçbir illet ve sebep olmaksızın sevmek ve Hakk'a âşık olmaktır. Evliyanın yolunda makbul olan da budur.

Şu halde Allah'tan birşey umarak,

Allah'tan korkarak sevenler,

taklit defterinden ders çalışmaktadırlar.

Nerede Hakk'ı ancak Hak için seven,

garezlerden, maksatlardan sıyrılmış âşık?

Fakat ister öyle sevsin, ister böyle,

mademki Allah'ı diliyor, onu Hakk'a çeken yine Hak'tır.

Daima Allah'ın hayrına nail olayım diye

Allah'ı seven de, Allah'tan başkasına gönül vermekten

korkup ancak onu seven de,

her ikisinin bu sevgisi, bu arayıp taraması da o âlemdendir.

Bu gönül kaptırma, o dilberden,

o güzelin güzelliğinden ileri gelmektedir.