10.Derece Gayret

Ey talip! Şunu iyi bil ki, gayret, Allah'ın bir nimetidir. Nitekim sahih bir hadiste, Resûlullah efendimiz (sav) Sa'd hakkında şöyle buyurdu: "Muhakkak ki Sa'd kıskançtır. Ben ondan da kıskancım. Allah da benden kıskanç. Onun için zahirî ve bâtınî kötü şeyleri haram kıldı." Hz. Mevlânâ bu hususta şöyle buyurdular.

Hak, kıskançlıkta bütün âlemden ileri gittiği içindir ki bütün âlem kıskanç oldu.

Kıskançlıkların aslını Hak'tan bilin.

Hakk'ın kıskançlıkları şüphe yok ki Allah kıskançlığının fer'idir.

Padişah, birisi yüzünü gördükten sonra başkasına meylederse, kıskanır.

Gayret, gayrin müşâhedesiyle olur. Eğer gayrin müşahedesi olmaz ise, gayret de olmaz.

Hakk'ın gayretinin zuhuru, kullarının kendisinden başkasını hükümran olarak tanımamaları ile olur. Ve kendisinden başkasına kulluk etmemeleridir. Kendisinden gayri masivâyâ meylin ve hevesin olmaması yönünde gayret-i ilâhî tecelli eder. Kulun gayreti ise şu üç şeyden âri olursa gayret-i şeytanî olur. Bu üç şey şunlardır. Birincisi gayretlillah, ikincisi gayretfillah, üçüncüsü ise gayret alellahtır. Bunlardan ilk ikisi, mahbûbun rızâsı içindir. Mesela Süleyman (as) ikindi vakti geçtikten sonra, gayrete gelip, sâfinâtül ayâdı kırdığı gibi. Bu hadise âyette şöyle geçer: "Hani bir zaman akşam üstü Süleyman'a, cins ve rahvan atlar gösterilmişti. Süleyman: "Gerçekten ben at sevgisine, Rabbimin zikrinden dolayı düştüm" dedi. Nihayet atlar gözden kayboldular. Süleyman: "Onları bana getirin" dedi. Atlar gelince de bacaklarını ve boyunlarını sıvazlamaya başladı." (Sad, 31-32-33) Bu sevme işinden dolayı ikindi namazı fevt oldu. Bunun üzerine Hz. Süleyman bu duruma kızarak atların hepsini de boğazlattı.

Şeyh hazretleri Fütuhat'ında şöyle buyurdular: "El-gayretüfillah demek, kişinin, Allah'ın çizmiş olduğu hududlar içerisinde şer'i esaslara riâyet etmesi demektir. Ve bu riayeti sırf Allah rızâsı için yapması demektir. Şayet gayreti kendi nefsi için olursa, gayretinde isabet etmiş olmaz. El-gayretülillah ve el-gayretüfillah yalnız Allah'ın rızâsına mâtûfen yapılan gayretlerdir. Ancak el-gayretü alellah muhaldir. Zira, mahbûb-u hakîki, mahbub-u mecazî gibi değildir. Mahbûb-u hakîkiye tahrik ve teşvik bir mânâda caiz olsa bile, evliyanın takdirince, bu nevi müşahedeyi zarurî kılan hâl ve hareketler mümkün olduğunca gizli tutulmalıdır. Zira evliya ve asfiya Cenab-ı mahbûbun esrarını kemâl-i gayretlerinde ötürü namahreme (ehli olmayanlara) ifşa ve izhâr eylemezler.

Keşke bütün cihan sevdiğimizi sevse

Ve sözümüz hemen kıssa-i cânân olsa

Cenab-ı Hak dahi kemâl-i gayretinden evliyayı avama izhâr eylemeyeceği hususunda şöyle buyuruyor: "Benim vekillerim kubbemin (muhafazamın) altındadır. Onları benden başkası bilemez" (Hadis-i Kudsî.)

Kuşeyrî Risalesi'nin "bâb-ı gayret" kısmında, "Şibli'ye ne zaman rahat ettiği soruldu. O'da, kendimi zikreder halde görmediğim zaman diye cevap verdi" denilmektedir. Çünkü kendini zikrediyor görmek Allah'a vuslatta bir perdedir. Zira, zâkir ve mezkûr birdir. Kendini zâkir olarak görmek, bir mânâda zikrettiği şeyden kendisini ayırmaktır. Ve başka biri olarak kabul etmektir. O halde zâkirin ve mezkurun bir olmasının şartı, zâkirin kendi varlığını asmasıyla mümkündür. Şu hadîs-i şerif, bahsetmiş olduğumuz mânâyı te'yid eder mahiyettedir. Resûlüllah efendimiz (sav) şöyle buyuruyor: "Mü'min, kendi nefsi için istediğini kardeşi için de isteyendir." Bu hadîsin muktezâsınca bir mü'minin, diğer bir mü'mine zikir yapması hususunda ikâzı ve iştiyakı gayet tabi bir durum olup, bunun aksi ise mü'min olmayanlara mahsustur. Bir mü'min kendi yapmış olduğu zikrin rûhânî zevkine binaen, kardeşini de bu yola davet etmeli ve onun da bu rûhânî zevkten istifâdesini sağlamalıdır.

Allah herşeyin en iyisini bilir.