3.Derece Şevk

Şevk ve iştiyak, lügatte nefsin birşeyi aşırı derecede istemesi ve onu arzu etmesidir. Istılahta ise, "kalbin gayeye doğru esmesidir." Estiği yön ise, gâibdeki sevgilidir.

Fahreddin Râzi tefsirinde: "Mü'minler ise, en çok Allah'ı severler..." âyet-i kerimesini tefsir ederek şöyle buyurdu: "Birşeye iştiyak duyulması için, o şeyin tamamıyle olmasa bile, bazı yönleriyle idrâk ve müşahede edilmesi lazımdır. Zira insan müdrik olmadığı ve varlığını tesbit edemediği birşeye nasıl şevk duysun ki?" Çünkü bir kimsenin diğer bir kimseye iştiyak duyması için, onun sesini işitmesi ve şeklini görmesi îcabeder. Ki bu sayede iştiyak tasavvur olunabilsin. İşin diğer bir veçhesi de, birşeye bütünüyle müdrîk olunuyorsa, onda iştiyak duyulmaz. Çünkü şevkin en önemli hazırlayıcısı olan sır ortadan kalkmış demektir. Maşuka şevk iki türlü gelir: Birincisi, bir kimseyi gördükten sonra, onun kaybolmasıyla beraber zihindeki ona ait hayâlin tutuşturup depreştirerek geliştirdiği bir şevk. ikincisi ise, bir kimsenin sadece yüzünü görüp, o yüzündeki güzelliğine binaen başka güzelliklerini görmeden oluşan ve gelişen iştiyâktir.

Bu iki iştiyak tarzı da, Allah'a şevk duymada tasavvur edilebilmesi mümkün olan tarzlardır. Zira birincisini ele alacak olursak, biz insanlar dünyaya gelmeden önce elest bezminde Rabbimizle buluşmuş ve onun Rabbliğini ve hükümranlığını kabul etmiştik. Bu mülakat esnasında ruhlarımız O'nun cemâlini müşahede etmişti. Ancak ruhlarımız bilahere dünyada beşeriyyet hicabıyla giydirildiği için, Allah'ı göremez olduk. Bu mahzunlukla beraber, O'nun hayalimizde kalan güzellikleri, bizi kendisine âşık etti. İşte bu yolla Allah'a iştiyak duyanların izahı budur.

Ebrar'ın, Hakk'a kavuşmaya olan iştiyakları, müşahede ve rü'yet iştiyakıdır. Allah'ın bunlara olan iştiyakı ise, kendisini görsünler ve bundan lezzet alsınlar içindir.

İkinci kısım maşuklara gelince, bunlar da gönül aynalarında Hakk'ın tezahürünü görürler ve bu müşahededen ötürü ona âşık olurlar. Gerçi Rabb'in tecellisi çok çeşitlidir. Ve ona nihayet yoktur.

Kemâliyle rü'yet ve vuslat insanın sahip olduğu hâl-i hâzırdaki bedeniyle mümkün değildir. Bunlar yani maşuklar, ancak Rabbin kendilerine tecelli ettiği kadarıyla ona iştiyaka memurdurlar.

Azizler şöyle demişlerdir: "Şevk, gâib olanadır. Sevgili ne zaman kaybolursa âşığı ona iştiyak duymaya başlar." Bu söz bir yönüyle doğru değildir. Zira mahbûb-u hakikî, vahdaniyyeti cihetinden ve kemal-i kurbu hissiyatından dolayı âşıktan gaib olmaz. Ve onun zuhurunun namütenahi olması hasebiyle âşık onun zuhuruna müştak olur.

Meşayihden çoğu şu sözü sarfetmişlerdir:

"Müşahedenin şevki, gaybın şevkinden daha şiddetlidir. Zira gaybe şevk duymak, Allah'la buluşmayı arzulamaktır. Oysa müşahede bu likayı bir derecede gerçekleştirmek demektir."

Bu hususiyetleriyle mü'minler meleklere tercih edilir bir hâle gelirler. Zira meleklerde aşk ve şevk yoktur. Ve melekler, malûm olan makamlarında, zikir, tesbihât ve ibâdetle meşguldürler.

Necmeddin el-Kübra, Hasan Hırkânî'den naklederek şöyle diyor:

"Hasan Hırkânî bana şöyle dedi: "Ben tavaf ederken rûhaniyyetimle yükseldim ve Kabe'nin etrafını binlerce kere tavaf ettim. Etrafımda olanlar benin bu sür'atli tavafıma şaşırdılar. Bense onların tavafına şaşırmadım. Onlara dedim ki, "Siz kimsiniz? Ve bu tavafınız niçin bu kadar yavaştır." Onlar dediler ki, "Biz melekleriz ve nuruz, ama bundan hızlı tavafa asla gücümüz yetmez." Onlar da bana sorarak, "Sen kimsin ve bu sür'at de neyin nesi?"

Ben de onlara dedim ki, "Ben Ademiyim ve bende aşkın nuru vardır. Bu sür'atin sebebi ise nûr-u şevktir." Raks ve devrân hâlinde de, fukaranın aşk ve şevkle dönüp dönmediği, o devranın hızlı dönüp dönmediğinden anlaşılır.

Allah şüphesiz herşeyin iyisini bilir.